Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 16 Haziran 2019

Üste git

Üste

“Yeniden Harekete Geçmeliydik”

“Yeniden Harekete Geçmeliydik”

İngiltere’nin eski Başbakanı (1940-1955) Winston Churchill’in 1930 yılında “La Revue de Paris” isimli derginin 4. cildinde (Temmuz-Ağustos) yayımlanan “Amiral De Robeck ve Mayınlı Alanlar” başlıklı makalesini yayımlamaya devam ediyoruz. Makalenin bugünkü bölümünde, 18 Mart 1915 günü gerçekleşen Boğaz Harekâtı’na ilişkin ayrıntılı değerlendirmeye yer verilmiş. Churchill bu bölümde ilginç bir görüşü savunuyor: “İlk hamleden sonra donanma toparlanarak ikinci hamleyi yapmalıydı. Türklerin cephanesi bitmişti.” Yazının ara başlıkları Aydınlık’a aittir.

BOĞAZ SAVAŞI

“Sonunda, saldırı günü; 18 Mart. Filolar halinde, mayın tarama gemileri ve küçük gemiler ile kuşatılmış, aktif mayın toplayıcıları tarafından yüzer mayınlara karşı korunan büyük donanmalar, kapalı sulara nüfuz edip, kalelere ve Boğazlara saldırır. Görgü tanıklarına göre bu gösteri muhteşemdi. Koyda devasa çeşmeler, yerde yoğun duman ya da toz bulutları, topun gümbürtüsü ve mermilerin patlaması! Bombardıman modern İngiliz gemileriyle başladı. Kaleler peyderpey saldırıların üstesinden geldikçe, Fransız birlikleri, birer birer, daha kısa menzilden ilerledi. Kalelerde birçok patlama oldu, sadece bir top ateşi beş modern Türk topundan ikisini yok etti. Kaleler enkaz doluydu, Türkler ve bir avuç Alman bataryalardan kovuldu. Askerler, kısa aralarda sığınaklarına çekiliyorlardı. Üç saatlik bir çatışmadan sonra, gemiler neredeyse sağlamdılar, ancak ciddi şekilde hasar görmüş kaleler gözle görülür şekilde güç kaybetmekte idi.

Birinci Dünya Savaşında hiç bu kadar gösteriş ve bir o kadar da az kan olmamıştı. İki taraftan da sadece 150 kişi öldü veya yaralandı; ancak büyük bir hadise vuku bulmaya hazırlanmakta, teşekkül etmekte idi. Gemilerin kalelere saldırabilecekleri ve bombardımanla onları bozguna uğratabilecekleri kanıtlandı. Şimdi mayın tehlikesiyle mücadele etmek gerekecek! Savaş gemileri tarafından korunan mayın tarama gemileri artık ilerlemeli ve mayınları Boğazların derinliklerinde tutan halatları kesmeliydi. Ancak bu süre zarfında başka olaylar da yaşandı.

Lakin öğleden sonra saat 13.54’te, bir Fransız savaş gemisi olan Bouvet, kale bombalama görevinden ayrıldıktan sonra Boğazları terk ederken aniden patladı ve battı. Depoları alev aldı ve iki dakikadan daha az bir sürede Boğazların derin sularında kayboldu. Neredeyse 700 kişiden sadece 50’si hayatta kaldı. Gemiyi ne mahvetmişti? Bu alanın temizlenmiş ve serbest olduğu rapor edilmiş olduğuna göre, buna uyuyan bir mayın sebep olamazdı. Ve artık yüzer bir mayın da sebep olamazdı, çünkü akıntıdan aşağıya doğru gidenler kolayca yakalandı ve alandan çıkarıldı. Bir kaleden iyi yerleştirilmiş büyük bir top ateşi tarafından yapılmış olması gerekiyordu. Bunlar Queen Elizabeth gemisindeki başkumandanın tahminleriydi. Dolayısıyla bombardıman kesintiye uğramadı ve kalelere yapılan saldırı, en azından gemiler söz konusu olduğunda, artan bir başarı ile devam etti.

Mayın tarama gemileri şimdi mayın bariyerine doğru yönelen akıntıya karşı savaş veriyor ve savaş gemileri kısa menzilli kaleleri bombalamak için ilerliyorlardı. Stratejik noktalarına yaklaşan mayın tarama gemilerini gören kale savunucuları sı- ğınaklarından birden bire çıktılar ve kalelerden ateş açtılar. Türk Karargâh Bildirisi’ne göre, öğleden sonra saat 14.00 civarında, durum oldukça kritik bir hal aldı.

Tüm telefon telleri kesildi, telsizlerle sağlanan tüm iletişim sekteye uğradı, bazı toplar tahrip edildi, diğerleri yarı gömülü, ötekiler hâlâ kullanım dışı, sonuçta düzenek sıkıştı, savunma bombardımanı önemli ölçüde yavaşladı. Öğleden sonra saat 16.00’da Amiral de Robeck bir telgrafında şöyle yazdı: “Boğaz kaleleri neredeyse susturuldu, mayınlı alanları koruyan bataryalar tükendi ve durum mayınlı alanların temizlenmesi için oldukça elverişli gözüküyor.”

Aniden, öğleden sonra saat 16.11’de, savaş gemilerinin ileri sıralarının arkasında duran ve mayın tarama gemilerinin çok gerisinde kalan bir savaş gemisi olan Inflexible, bir mayına çarptığını bildirdi. Şiddetli bir sarsıntı geçirmiş gibiydi. Üç dakika sonra, eski Irressistible gemisi de aynı kaderi paylaştı. Hiç şüphe yoktu ki, bu defa patlama kalelerden başlamamıştı. Nereden geliyordu? Uyuyan bir mayın mıydı? Şüphesiz ki hayır; onların hepsini toplamıştık. Belki de akıntıyla sürüklenen ve gemilere doğru itilen yüzer mayınlardı. Bir uçak, bu olay üzerine Boğazlarda bekleyen dört küçük Türk gemisi olduğunu bildirmemiş miydi? Yoksa gizli, bilinemeyen, düşünülemeyen, tasavvur edilemeyen başka bir şey mi vardı? Mayınlar, belki de sualtında bile iyi saklanmış bazı muharebe keşif kollarınca mı ateşlenmişti? Temiz olduğu farz edilen sularda düzenli mayınlı alanlardan uzakta üç gemi mayına rast geldi; bu da neydi? Diğer gemilerin de aynı kaderi paylaşmaması için hiçbir neden yoktu.

Her durumda, bu gizemli olaylar Amiral de Robeck için yeterliydi. Saat beşten biraz önce, harbi durdurdu, mayın tarama gemilerini geri çağırdı, genel bir geri çekilme emri verdi ve tüm gayretlerini mayından etkilenen gemileri kurtarmaya yönlendirdi. O anda, Irresistible’ı kurtarmaya giden eski bir gemi olan Ocean başka bir mayına rastladı ve batmadan önce mürettebatı tarafından terk edildi. O günün geri kalanı kurtarma çalışmalarına harcandı ve vurulan tek modern gemi olan Inflexible, Bozcaada’da kazasız bir şekilde karaya oturtuldu. Top tahribatı alan Gaulois da karaya oturtuldu. Eski gemilerin üçü battı, ancak sadece birkaç can kaybı bildirildi. Yalnız, Bouvet’in mürettebatı telef oldu. Bu hafızalara kazınan savaş gününde, İngiliz donanmasından yalnızca 61 kişi öldü veya yaralandı, Türkler ise bataryalarında ve kalelerinde 150’den az kayıp verdi. Kayıplar Batı Cephesi’ndeki birçok siper saldırısından daha azdı. Eski gemilerin kaybı, İngiliz deniz gücünün dengesini etkilemedi.

Alman donanmasına saldıramayacak kadar zayıf gemilerle üç ya da dört kez değiştirilebilirlerdi. Ama moraller bozulmuştu, ciddi derecede bozulmuştu. Amiral de Robeck’in bilinen bir fiziki cesareti vardı. Güçlü kişiliği, spor sevdası, tek başına mevcudiyetinin heybetli etkisi, onu hiyerarşinin tüm mertebelerinde popüler kılmıştı. Dış bileşikteki kalelere saldırmadaki güçlülüğü kendisine, hasta olan Amiral Carden’in büyük taarruzdan bir hafta önce bırakmak zorunda kaldığı bir zamanda, Çanakkale Donanmasına komuta etmesine olanak tanıyan terfiyi sağladı. Bununla birlikte, önemli bir entelektüel güce sahip bir adam değildi ve deniz ordusunda en öne çıkan şahsiyetler arasında sayılmıyordu. Pek çok savaş öncesi amiral gibi, savaş sanatı üzerine fazla eğilmemişti. Tüm çabalarını seyrüsefer sanatına, bir geminin ya da donanmanın hareket kabiliyetine yoğunlaştırmıştı; adamlarını ve subaylarını takdire şayan bir şekilde hazır, disiplinli, iyi bir halet-i ruhiyede tutmayı biliyordu. Genel olarak savaşın veya Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçları kendisini büyük ölçüde aşıyordu. Daha önce kurmay subay görevinde bulunmamıştı. Savaşı tüm boyutlarıyla kavrayamıyordu ve riskleri nasıl tartacağını bilmiyordu. Gemilerinin sorumluluğu onun için kutsal bir görevdi; ve en eski savaş gemisinin kaybı onu derinden etkiledi. Her ne kadar mürettebatı tamamen kurtarılmış olsa da, yalnızca geminin kaybedilmesi onu küresel mücadelede geminin gerçek değerinin ötesinde etkilemişti.

Amiral de Robeck şimdi oldukça büyük bir baskı altındaydı. Boğazları, bir daha asla geri dönmemek üzere 18 Mart akşamı terk etti. İngiltere’den yeni gemiler gönderilmesi, tarama hizmetini yeniden düzenlemek için batık gemilerin iyi eğitimli mürettebatlarının tarama gemilerine yerleştirilmesi ve tüm yıkıcı filoyu tarama ekipmanı ile donatmak ona işe yaramaz görünüyordu. Amiral şimdi, Çanakkale Boğazı’nın deniz saldırısı ile ele geçirilmesinin, imkânsız olmasa da en azından umutsuz, çok riskli bir ihtimal olduğuna, gemilere teşkil ettiği risk göz önüne alındığında deneme girişiminin adil olmadığına inanmıştı. İlk önce bu derin inancı, kendine bile itiraf etmedi. İlk fırsatta başka bir saldırı girişiminde bulunmak istedi. Fakat o fırsat hiç gelmedi. Bunu önleyen bir şeyler her zaman vardı.

Örneğin, 10 Mayıs’ta, Genelkurmay Başkanı Hoger Keyes’in güçlü tavsiyesi üzerine, taarruzun kaldığı yerden devam etmesini önerdiğinde, olumsuz bir cevap alacak şekilde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na telgraf yazdı; Donanmayı onları Boğazlar’a sokarak riske atmak yerine, çaresiz Çanakkale Savaşında ordudan yüz yirmi bin erkeğin hayatını kaybetmesine şahit oldu. Bundan böyle, Çanakkale Boğazı onun için bir tabuydu. Artık kendini buna adamıyordu, küçük filosunun Erenköy’deki mayınları taramasına bile izin vermedi. Ne kaleleri uzun menzilli bir ateşe tutma girişiminde bulundu ne de kendi yetkisiyle olan saldırılarda bulundu. Tüm plan başarısızlığa uğrayıp bir felakete dönüşünceye kadar, aydan aya bir seyirci gibi beklemekle, tanık olmakla ya da askerleri taşımakla yetindi.

HÜKÜMETİ SARSTI

Ve Çanakkale Boğazı’nın yüksek komuta karar verme ruhunu felç eden bu aynı olaylar zinciri, hızlı ve belirleyici bir zafer için kaçınılmaz olan Bakanlığın düşmesine, gecikmelere ve zayıflıklara yol açan İngiliz Hükümetinin merkez teşkilatında çalkantıya yol açtı. Zira, o andan itibaren, Lord Fisher gidişatı hızlandırmak için yapılan herhangi bir deniz girişimine kesinlikle karşı koymuş ve tüm ağırlığı kendinden emin bir şekilde kara ordusuna kaydırmıştı. Bu nedenle donanma tarafından başka bir hamlede bulunulmadı ve Amiral de Robeck’in aktif bir rol oynamasını sağlamaya yönelik tüm çabalarım üstesinden gelinemez bir muhalefet ile karşı karşıya kaldı. Ben bu girişimde ısrar ettikçe, durum daha da gerginleşti ve oldukça yaşlı olan Denizcilik Bakanı istifa etti, ve akabinde Bay Asquith ve beni de ardından sürükledi. Savaşın veya Deniz Kuvvetlerinin hiçbir idari servisi, işleri normale döndürmek için yeterli güce sahip değildi. Çanakkale Boğazı’nın deniz kuvvetleri tarafından ele geçirilemeyeceği felaket getiren deneyimlere dayanan bir gerçek olarak kabul edildi.

Ve yine de, böylesine bir paha Çanakkale Boğazı’nın mülkiyeti ile ilişkilendirildi, kıymetinin öylesine yüksek olduğu anlaşılıyordu ki, Gelibolu Yarımadasını almak ve kapıyı donanmaya açmak için muazzam can ve para fedakârlıklarıyla, kara ordusu umutsuz çabalarda bulunmuştu. İngiliz ve Türk orduları altı aydır sert bir şekilde savaşıyordu. Bu zorlu ve şiddetli uzun mücadele bir yıl boyunca devam etti. Fransızların cesur yardımı ile İngilizler, Türk ordusunu kuvvetinde ve özünde yıktılar. Allenby’ın Türkiye’nin kesin yıkımı olan Filistin’de elde ettiği zaferler, Gelibolu’daki birkaç mil karelik kayada yapılan bu yıkıcı savaşların sonucuydu. Fakat, tüm bu kahramanlıklara, tüm bu acılara, tüm bu katliama rağmen, Boğazların kapısı asla açılmadı.

YENİ BİR GİRİŞİM

Ve eğer donanma yeni bir girişimde bulunsaydı, bu kapıyı açık bulabilirdi. Gelişmiş dip tarama unsurları, çabalarını Erenköy’de kalan birkaç mayına odaklamış olurdu ve tüm zayiatları kayda değer bir şekilde telafi edilmiş olurdu. 18 Mart muharebesi, bir ay sonra ezici elverişli koşullarda yeniden başlatılabilirdi ve yalnızca bir çıkar yolun mümkün olduğunu kanıtlamak için birkaç saat yeterli olurdu.

O anda, farklı tartışılmaz kaynaklardan Türk ordusunun cephanesinin tükendiğini biliyorduk. Tek yapmamız gereken kademeli deniz ilerlemesini sürdürmek ve bu şaşırtıcı gerçeği kanıtlamak için yeniden bombardımana başlamaktı. Aslında, Türklerin neredeyse hiç cephanesi yoktu. O zaman keşfedebilseydik çok iyi olacak olanı şimdi biliyoruz, zira savaş gemilerine yegâne zarar verebilecek olan büyük toplar için, parça başına yirmiden fazla atış yapacak mühimmatları kalmamıştı. Bulgaristan savaşa girene kadar, Almanya’dan tek bir mermi onlara ulaşamadı. Basit bir dip taramasının ispatlayabileceği şeyi artık biliyoruz ki başka mayın kalmamıştı. İstanbul, uyuyan ya da yüzer on iki mayından daha fazlasına sahip değildi ve mermiler için de olduğu gibi, hiçbir yeni mühimmat altı aydan önce İstanbul’a ulaşamazdı.

Türk ordularının komutanı Liman von Sanders’ın kurmay subayı tarafından kaleme alınan resmi Alman raporu şöyle diyor: “Türk mühimmatının en büyük kısmı kullanılmıştı. Ortalama havan topları ve mayınlı alanları koruyan parçalar, tedariklerinin yarısından fazlasını ateşlemişti. 25.5’lik beş parça için, top başına yaklaşık 50 atış olmak üzere, yalnızca 271 atış kalmıştı; 23’lük on bir parça için ise, top başına 30 ila 50 atış kalmıştı… Özellikle bir gerçek çok çarpıcıydı: Savaş gemilerine karşı yegâne etkili olan uzun menzilli HE mermileri neredeyse tamamen kullanılmıştı. Hamidiye Tabyasında sadece 17, Kilitbahir Kalesinde ise on adet kalmıştı. Artık mayın rezervi kalmamıştı: Ayın 19’unda ve daha sonraki günlerde aynı şiddette savaş yeniden başlasaydı ne olurdu?”

inciraltitarih.com