Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 22 Ocak 2019

Üste git

Üste

Yanlışlıkla İlan Edilen Cumhuriyet: Weimar

Yanlışlıkla İlan Edilen Cumhuriyet: Weimar

Birinci Dünya Savaşından çıkan galip ülkelerdeki halklar, 9 Kasım 1918’de Berlin’de cumhuriyetin ilanını, savaştan yenilgiyle çıkan Alman halkı ve Almanya için yeni bir dönem olarak saydılar. Oysa bu cumhuriyet “yanlışlıkla” ilan edilmişti. Parlamentonun çoğunluğunu oluşturan sosyal demokratların liderleri olan Friedrich Ebert ve Philipp Schedemann’la birlikte 9 Kasım günü Başbakan Prens Max de Bade’nin istifası üzerine Reischtag’ta toplandılar. İçeride ne yapacağını bilmeyen bir parlamento, dışarıda ne olacağını bilmeyen bir halk, gündelik hayatına devam ediyordu. Başbakan, Kaiser Wilhelm’in tahttan çekildiğini bildirdi. F. Elbert, dalkavuk bir veliaht olmamak şartıyla, Kaiser’in oğullarından birinin imparatorun yerine geçmesi gerektiğini savunuyordu. Elbert tamamen İngiltere’deki sistemi benimsemiş fakat sosyalist olmasına rağmen, bir sosyal ihtilal düşüncesini kabul edemiyordu. Bir genel grevin felce uğrattığı Berlin’de ihtilal düşüncesi tüm halkı sarmıştı. Reischtag’ın yakınında olan Unter den Linden caddesinde, işçileri ve halkı örgütleyen Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht’in grubu “Spartakist”ler, bir Sovyet Cumhuriyeti ilanına hazırlıkta çalışmalar yapıyordu. Reischtag’daki sosyalistler bunu duyunca epey korktular. Spartakistlerden önce davranmak için hemen bir şey yapılması gerekiyordu. Seheidemann’ın bu konuda bir düşüncesi vardı. Arkadaşlarına hiçbir şey söylemeden, Koenigsplatz’a açılan pencerelerden birinde doğru yürüdü ve pencereden aşağıya sarktı. Avazı çıktığı kadar bağırarak “Cumhuriyet ilan edildi!” diye bağırmaya başladı. Ebert bunu duyar duymaz öfkelendi, zaten şu ya da bu yoldan Hohenzoller’in sülalesini kurtarabileceğini düşünüyordu.

Alman Cumhuriyeti veya öbür adıyla “Weimar” böyle ilan edildi. Sosyalistler bile cumhuriyet taraflısı olmadı. Muhafazakârlar cinnet halindeyken işler iyice kötüye gidecekti. Muhafazakârların askeri şefleri Lunderdorf ile Hindenburg, iktidarı hiç de hazır olmayan sosyal demokratların eline bırakmışlardı. Böylelikle aynı zamanda, görünüşte dahi olsa yenilginin ve barış antlaşmasının sorumluluğunu işçi sınıfının liderlerine yüklemişlerdi. Kendilerini yenilginin ağırlığından, kaybedilmiş bir savaşın sorumluluğundan ve zorla kabul edilen bir barış yükünden sıyırmışlardı. Bir çocuğun bile fark edebileceği oyun, Almanya’da başarı kazandı ve Cumhuriyeti doğmadan öldürdü.

Bundan farklı seçenekler kesinlikle vardı. Sosyal demokratlar, 1918 Kasımında bütün iktidarı elinde tutuyorlardı. Bir cumhuriyet rejiminin hızla ve sağlam şekilde kurabilirlerdi. Bunun için, Hohenzoller’in imparatorluğunun yarattığı bütün gerici kuvvetleri ortadan kaldırabilir, bunların kuvvetlerini bastırabilirlerdi.

Bu gerici kuvvetler; Derebeyi ve Feodalite düşkünü Junker’lar (Derebeyleri), üst burjuva sınıf mensupları, özerk büyük sanayiciler, imparatorluk ordusunun yüksek rütbeli subayları.

Yapılması gereken işler; toprağı dağıtmak, tekelleri ve kartelleri kaldırmak, bürokrasiyi önlemek; adalet, polis, üniversite ve orduda geniş bir temizliğe girişerek cumhuriyet rejimi aleyhinde olanları ayıklamak. Bu tedbirler sosyal demokratları ürkütüyordu. Günümüz sosyal demokratları gibi, şiddetten kaçan, kurulu otoriteye karşı sincap gibi saygı gösteren, genel olarak iyi niyetli fakat pasif sendikacılardan başka bir şey değillerdi. Halen siyasi varlığını gösteren sosyal demokratlara baktığımız zaman, 100 yılda hiçbir şey değişmemesine kızmamak gerek. Bunlar da, çağdaş Almanya’da kendisini her vakit zorla kabul ettiren en büyük gerici kuvvetin, yani Prusya geleneğine bağlı ordunun önünde eğiliyordu. Alman ordusu ise bambaşka bir amaç için uğraşıyordu: Dünya savaşında yenilmekle birlikte, memleketteki imtiyazlı durumu korumak, ihtilali önlemek istiyordu. Bunun için de hızlı ve cüretkâr davranması gerekti.

9 Kasım akşamı, cumhuriyetin ilanından birkaç saat sonra, Ebert’in başbakanlıkta olan dairesine Genel Kurmay Başkanlığına doğrudan bağlı özel telefon çaldı. Elbert’i arayan, Lundendorf’un yerine geçen General Wilhem Groener’di. Gündüz olan olayların verdiği şaşkınlıktan hala kurtulamamış olan, beklenmedik bir anda, istemediği halde büyük bir sorumluluk yüklenen Elbert heyecanlandı. O gün, 2’nci Ordu Komutanı Groner ile Elbert arasında, ancak yıllar sonra açıklanan bir “pakt” imzalandı. Ebert, anarşiye ve Bolşevikliğe son vermeyi, ordunun geleneklerini devam etmesinin sözünü veriyor, buna karşılık Groener de yeni hükümetin görevlerini yerine getirmesine yardım etmeye söz veriyordu. Böylece, Alman ordusu kurtulmuş, Cumhuriyet tamamen lağvedilmişti. Groener ile birkaç istisna edilirse, Alman generalleri hiçbir vakit cumhuriyete bağlı kalmadılar ve sonunda hepsinin başı olan Hindernburg, cumhuriyeti tam anlamıyla Nasyonel-Sosyalistlere teslim etti.

Şüphesiz o sıralarda Rusya’da olup bitenler, Ebert ile öbür sosyalistlerin zihinlerini dolduran bir canavardı. Alman Krensky’i olmak ve yerlerini Bolşeviklere bırakmak istemiyorlardı. Oysa Almanya’nın her yerinde işçi ve asker Sovyetleri kuruluyor, bunlar Rusya’da olduğu gibi iktidarı ele alıyorlardı. 10 Kasım’da, başında Ebert’in bulunduğu ve Almanya’yı geçici olarak yönetecek “Halk Temsilcileri Konseyi”ni seçenler de bunlardı. Aralık ayında da Berlin’de ilk “Alman Sovyetler”i kuruldu. İşçi ve asker Sovyetlerin temsilciklerinden meydana gelen kongre, Hindenburg’un istifasını, ordunun kaldırılması yerine milis kuvveti geçirilmesini istedi. Hindenburg ile Groener bu istekleri kabul etmediler ve kongrenin otoritesini tanımadılar. Ebert de kongrenin kararlarını uygulamadı. Fakat kendi varlığı için mücadele eden ordu, desteklemeyi vadettiği hükümetten daha hızlı davranmasını istedi. Noel’den iki gün önce, Spartakistlerin emriyle halk deniz kuvvetlerinden bir tümen Wilhemstrasse’yi basmış, Başbakanlığa girmiş, telefonun telleri kesilmişti. Hindenburg ile Groener, Ebert’ten sözünü yerine getirmesini ve Spartakistlerin halledilmesini istediler. Ebert de büyük bir hevesle bu işe koyuldu. Noelden sonra Gustav Noske’yi Savunma Bakanlığına getirdiler. Bunun üzerine olaylar, Noske’yi tanıyanları hiç de hayrete düşürmeyen şekilde gelişti. Eski bir kasap olan Noske, sendika hareketlerinde ve sosyal demokrat partide çalışmıştı. 1906 da Reischtag’a üye olduğu vakit, partinin askeri konularda uzmanlığını yapmıştı. Prens Max de Bade, Kasım ayında Noske’yi Kiel’deki deniz kuvvetleri ayaklanmasını bastırmakla görevlendirmiş ve Noske bu görevi başarmıştı. Noske, kısa boylu, köşeli çeneli ve çok canlı ve kuvvetli, fakat çok akıllı biri değildi. Yeni savunma bakanı 1919 Ocağının ilk günlerinde harekete geçti. 10-17 Ocak arasında Noske’nin emrinde ve General von Luttewiz’in komutasında olan silahlı kuvvetler ve gönüllüler, Spartakistleri temizlediler. Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht, muhafız süvari alayı subayları tarafından esir alınıp, öldürüldüler.

Berlin’de çarpışmalar sona erdikten sonra, bütün Almanya’da yeni bir anayasayı hazırlayacak Milli Meclis için seçimlere gidildi. 10 Ocak 1919 seçimleri, “ihtilal” den sonra iki ay içinde büyük ve orta burjuvazinin yeniden cesaret kazanmadığını ortaya koydu. Başka hiçbir topluluk istemediği için ilk iktidara geçmiş olan sosyal-demokratlar, 30 milyon oydan 13,8 milyon oy aldılar. Böylelikle 421 üyelikten ancak 185’ini elde edebildiler. Bu bir çoğunluk meydana getirmekten çok uzaktı. Önce anlaşılıyordu ki, yeni Almanya, sadece çalışan sınıflar tarafından kurulamayacaktı. Orta sınıfın iki partisi, yani merkez ile demokrat parti 11,5 milyon oy aldı ki, bu da bu partilere 166 üyelik sağladı. Muhafazakârlara gelince, bunlardan “Alman Halkı Milli Partisi” 3 milyon oy (44 üyelik), bunun sağcı müttefiki “Alman Halk Partisi” adını alan Milliyetçi Liberaller 1,5 milyon oy (19 üyelik) aldı.

Milli Meclis, altı ay süren tartışmalardan sonra 31 Temmuz 1919 da Anayasayı kabul etti, Cumhurbaşkanı 31 Ağustosta bunu onayladı. Hükümet sistemi İngiltere ve Fransa’dan, geniş ölçüde halkın desteğine dayanan Cumhurbaşkanlığı sistemi Amerika’dan, referandum sistemi İsviçre’den alınmıştı. Çok karışık ve incelikle hazırlanmış bir temsil üsulu, hem oyların dağılmasını önlüyor, hem de azınlık gruplarının mecliste yer alabilmesini sağlıyordu. Weimar anayasası, samimi olarak demokrasiye inanmış kimselere güven ve umut veriyordu. Bu anayasada egemenlik halkındı. Yirmi yaşındaki kadın erkek her yurttaş oy hakkına sahipti.

“Bütün Almanlar kanun karşısında eşittir. Kişi hürriyetine tecavüz edilemez. Her Alman düşüncesini serbest şekilde ifade edebilir. Bütün Almanlar dernek ve birlik kurabilir. Reich’ın bütün yurttaşları tam bir vicdan hürriyetine sahiptirler.”

Dünyada hiç kimse bir Alman’dan fazla hür olamazdı, hiçbir hükümet Weimar hükümeti kadar demokrat ve liberal olamazdı. Elbette kâğıt üzerinde.

Bununla birlikte, bu güzel yapıda çatlaklar da eksik değildi. Üstelik bu çatlaklardan bazılarının sonucu feci oldu. Temsil usulü, her ne kadar oyların dağılmasını önlediyse de, Reishtag’ta istikrarlı bir çoğunluğun yer almasını imkânsız kılacak sayıda küçük partilerin ortaya çıkmasına, bakanların sık sık değiştirilmesine yol açtı. 1919 genel seçimlerine katılan partilerin sayısı 28’i buluyordu. Bundan başka, Weimar Anayasasının 48. Maddesi Cumhurbaşkanına olağanüstü yetkiler sağlıyordu. Hindenburg’un cumhurbaşkanlığı sırasında Bruening, von Papen, von Schleicher gibi başkanlar, bu maddeden yararlanarak, meclisin tasvibi olmaksızın hüküm etmeyi sağlamışlar, Almanya’da parlamenter demokratik rejime daha Hitler başa geçmeden son vermişlerdi.

Weimar Anayasası daha tamamlanmadan meydana gelen bir olay, bu anayasanın da , buna göre kurulacak cumhuriyetin başarısızlığa mahkum olacağını ilan ediyordu. Bu olay, Versailles antlaşmasının yayımlanmasıydı. Savaşını izleyen yıllarda, hatta Milli Meclis müzakereleri sırasında, Almanlar savaşı kaybetmenin kendilerine neye mal olacağıyla meşgul gözükmüyordu. Müttefiklerin istediği gibi Hohenzollerin sülalesini kovmuş olmanın, Bolşevikleri zararsız kılmanın, demokratik ve cumhuriyetçi bir rejim kurmanın, kendilerine yenilgi değil, Wilson’un ünlü “14 İlke”sine dayanan bir “hesaplaşma” sağlayacağını düşünüyorlardı. Her halde, Almanların hafızaları onları 3 Mart 1918’e kadar götürmüyordu. Zira bu tarihte, o zamanlar muzaffer olan Almanlar, yenilgiye uğrayan Rusya’ya Brest-Litovsk antlaşmasını zorla kabul etmişlerdi.

Erzberger’i bir yana bırakalım, Weimar geçici hükümetinin üyeleri Versailles “dikta” sına şiddetle aleyhtarlardı. Soldan sağa Almanların çoğunluğu da böyle düşünüyordu. Ya ordu? Antlaşmanın reddi hallinde müttefiklerin batıda girişecekleri hücuma karşı koyabilecek miydi? Ebert, Pomeranya’daki Kolberg’e yerleşen Yüksek Komutanlığın bu konudaki düşüncesini yokladı. Her çeşit karşı koymanın faydasızlığını General Groener’den öğrenen Mareşal Hindenburg 17 Haziran’da Cumhurbaşkanına cevap verdi: Doğuda karşı koyabiliriz. Batıda koyamayız. Ve cevabını şöyle bağlıyordu: “Şu halde bir bütün olarak ele alındığı vakit, böyle bir harekâtın başarısı çok şüphelidir. Bununla birlikte, bir asker olarak, aşağılayıcı bir başarışı kabul etmektense, şerefle yok olmanın yok olmanın daha yerinde olacağını düşünmekten kendimi alamam.”

Başkomutan bu son sözleri Alman askeri geleneğine uyuyordu ama işin gerçeğini bilenler için bu sözlerin samimiliği çok su götürürdü. Hindenburg müttefiklere karşı koymanın yalnız boşuna değil, aynı zamanda subay kadrosunun yok olmasına yol açacağı konusunda Groener’le aynı düşüncedeydi.

Sonunda, müttefikler geçici hükümetten “evet” ya da “ hayır” demesini sitediler. Hindenburg’un Ebert’e yazılı cevabını, göndermesinden bir gün önce, 16 Haziran’a kadar kabul edilmediği takdirde ateşkes anlaşmasını yürürlükten kaldırılacaktı, o vakit müttefikler kendi şartlarını uygulamak için gerekli gördükleri tedbirleri alacaklardı. Ebert yeniden Groener’e başvurdu. Ültimatom için verilen mühlet sona ermek üzereydi. Hükümet 24 Haziran günü saat 16.30’da toplandı. Groener ile Hindenburg bir daha konuştu. Sonunda yaşlı Mareşal dedi ki: “Benim gibi siz de biliyorsunuz ki, silahlı her hangi bir karşı koyma imkânsızdır.” Fakat yaşlı Mareşal bir kere daha, geçici cumhurbaşkanına bu gerçeği söylemekten kaçındı; yardımcısı General Groener bir kere daha sorumluluğu üstüne aldı – zira bu davranışın ileri tarihte orduda şamar oğlanı olmasının yolunu açacağını biliyordu-, Ebert’e Yüksek Komutanlığının düşüncesini telgrafla bildirdi. Sorumluluğun bundan böyle askeri şeflere düştüğünü gören Milli Meclis rahat bir soluk aldı ve Versailles Antlaşmasının büyük çoğunlukla kabul etti. Meclisin kararı Clemencreau’ya, Mühletin bitmesine 19 dakika kala bildirildi. Dört gün sonra 28 Haziran 1919’da Versailles sarayındaki Aynalı Salon’da antlaşma imzalandı.

Ali Mert Turgutlu

Kaynaklar:

1. Weimar Cumhuriyeti’nin Kısa Tarihi – Colin Storer

2. Anılarım, Kayzer Dönemi Weimar Cumhuriyeti Atatürk Ülkesi – Ernst E. Hirsch

inciraltitarih.com