Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 23 Mayıs 2018

Üste git

Üste

Bir Yorum

TÜRKLERİN DENİZLERDEKİ TARİHİ YOLCULUĞU

TÜRKLERİN DENİZLERDEKİ TARİHİ YOLCULUĞU

 

Bir devlet sahip olduğu kara toprağı ile değil aynı zamanda denizleri ile de jeopolitik önemini oluşturur. Denizler, medeniyetleri buluşturan, kültür alışverişini sağlayan, devletler arası siyasi ilişkileri düzenleyen önemli bir unsurdur. Dolayısıyla denizlerin önemini ve onu kullanmasını bilen devletler daima dünyada söz sahibi olmaya hak kazanmış, cihan devleti olma yolunda önemli adımlar atmışlardır.

TÜRKLERİN DENİZLERLE TANIŞMASI

Denizlerdeki durumumuzu açıklamak için tarih içinde gelişimimize bakmamız gerekir. Bu hususta zaman bizi 1071 Malazgirt Zaferiyle Türklerin Anadolu içlerinde görülmelerine götürecektir. Orta Asya’da kuvvetli kara orduları meydana getiren ve dünyaya bu konuda örnek olan Türklerin denizlerle tanışması bu dönemde olmuştur. Anadolu’da denizciliğin temelleri 11.yüzyıl sonlarında İzmir ve çevresinde atılacaktı. Türklerin büyük bir denizci imparatorluk haline gelmeleri ise Osmanlı İmparatorluğu döneminde olacaktır.

Anadolu’ya gelen Türkler, üç tarafı denizlerle çevrili bir bölge ile tanışınca hakimiyet stratejisini değiştirmiş, denizlere yönelmenin devletin geleceği için zaruri bir yol olduğunu görmüşlerdir. Türk akınları neticesinde Akdeniz, Ege ve Marmara sahillerine erişilerek 1084’te Karadeniz’e ulaşıldı.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Süleyman Şah, İznik’i ele geçirmesiyle bu şehri başkent yapmıştır. Türkleri Marmara Denizi kıyılarına yerleştiren Süleyman Şah, İznik gibi stratejik bir önem taşıyan şehri başkent yapmasıyla denizlere açık bir politika izleyeceğinin de sinyallerini vermiştir.

Ege Denizi’nden gelecek olan askeri harekatın Boğazlar ve İstanbul için ciddi bir tehlike arz ettiğini anlayan ve de İzmir’de ilk Türk donanmasını oluşturan Çaka Bey, Türk denizcilik tarihine adını en üst sıralara altın harflerle yazdırmıştır. Adının altın harflerle yazılmasında hakkı vardı, çünkü ilk Türk denizci beyliğini kuran Çaka Bey, denizlerde izlediği askeri ve siyasi hamleleri ile kendisinden sonra gelecek denizciler için büyük bir örnek teşkil edecekti.

Denizlerin önemini kavrayan Selçuklular, devlet teşkilatında deniz ümerasına ayrı önem vermiştir. 1308’de Anadolu Selçuklu Devletinin Büyük Selçuklu Devleti tarafından parçalanmasının ardından Batı Anadolu’da birtakım beylikler kuruldu. Aydınoğulları, bu beyliklerin içinde Büyük Selçuklu Devleti’nin denizcilik geleneğini devam ettirmesi nedeniyle Türk denizcilik tarihi sahnesinde önemli bir rol üstlenmişti.  Aydınoğlu Umur Bey de Çaka Bey gibi Türk denizciliğini Ege sahillerinde yeniden başlatmıştır. Önce Kadifekale’yi ardından da İzmir’i zapt eden Umur Bey, Türk denizciliğinin canlanmasını yeniden temin etmiştir. Ancak Haçlı donanması 1344’te İzmir’e çıkartma yapmış, Kadifekale’yi alarak burada bir de müstahkem kale inşa ettirmişti. Umur Bey bu kaleyi ne kadar almak istediyse de 1348’de düzenlediği bir sefer sırasında şehit düştü. Onun ölümüyle Ege’deki denizcilik geleneği Osmanlı devrine kadar eski önemini kaybetmiştir.

OSMANLI’DA DENİZCİLİK SERÜVENİNİN BAŞLANGICI

Osmanlı, İznik ve çevresinde bir beylik olarak kurulmuştu. Diğer Türk beylikleri gibi Osmanlı da atalarından gelen cihan hakimiyeti anlayışı ile dünyaya egemen bir güç olmak istiyordu. Ancak beylik statüsünde bir yapılanmanın bu anlayışı bir an evvel hayata geçirmesi mümkün değildi. Bu yüzden Osmanlı Beyliği işe civardaki beylikleri hakimiyeti altına alarak Anadolu’da birliği sağlamaya çalışmakla başladı. Orhan Gazi ile başlayan denizcilik serüveninde atılan ilk önem adım 1345’te Karesi Beyliği’nin Osmanlı Beyliği hakimiyeti altına girmesi oldu. Bugünkü Balıkesir havzasında konumlanmış olan Karesi Beyliği, Osmanlı’nın ileride izleyeceği deniz politikasına açılacak büyük bir kapıydı. 1354’te Gelibolu’nun fethi, Bizans’ın Anadolu ile bağını koparmak ve de güneyden tehdit ederek üzerinde baskı oluşturabilmesi bakımından oldukça önemlidir. Osmanlı ordularının Anadolu’dan Rumeli’ye geçişlerinde tek güvenli noktayı teşkil eden Gelibolu sayesinde boğazın güvenliğini sağlamak da mümkün olmaktaydı. Gelibolu, Osmanlıların sadece Balkanlara açıldığı ilk kapı ve hareket üssü değil aynı zamanda denizlere çıkışın da ilk hareket noktasıydı. Gelibolu’da inşa edilen tersane Osmanlı için büyük bir önem arz eder. Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar devlet tersanesi işlevi gören Gelibolu Tersanesinde hem Karadeniz’e Akdeniz’e ve Marmara’ya yönelen ilk Osmanlı donanmaları ve donanmaların mühimmatları burada oluşturuldu.

15.yüzyıl, Osmanlı denizciliğin beylikten imparatorluğa geçiş aşamasında mühim yollar kat edildiği yüzyıl olmuştur. İlk donanma komutanlığı Yıldırım Bayezid zamanında oluşturuldu ve Kaptan-ı Deryalık makamına ilk olarak Saruca Paşa getirildi. Bu dönemde Batı Anadolu’da bulunan Saruhan, Aydın, Menteşe beylikleri ele geçirilmesi ile Osmanlı Devleti’nin sınırları Ege Denizi’ne doğru genişledi. Yine bu dönemde Osmanlı’nın ilk kez batı denizciliği ile karşılaşması, Venedik, Ceneviz ve Haçlı donanmasıyla yaptığı deniz mücadeleleri ile olmuştur.

Edinilen tecrübeler ile gelişmekte olan Osmanlı denizcilik faaliyetleri Fetret Devri ile duraklamıştı. Bu kısa duraklamanın ardından Çelebi Mehmet dönemi ile denizlerdeki faaliyetlere devam edildi. Canlanan Osmanlı donanması Çalı Bey kumandasında Venediklilerle mücadeleye girişti. 1415’te Çalı Bey’in şehit düşmesi ile birlikte Osmanlı donanması mağlup oldu. Venedik bu mücadeleden zaferle çıkmış olsa da donanması ağır bir şekilde zarar gördü.

TÜRK DENİZCİLİĞİ YÜKSELİŞ DEVRİNE GİRİYOR

Yaşanan gelişmelere rağmen Osmanlı denizcilikte yeterince güçlü değildi. Savaş donanmasından ziyade akın donanması hüviyetinde olan Osmanlı donanmasının kaderi Fatih Sultan Mehmet döneminde değişti. Devletin yükselme devrine girmesi ile Türk denizciliğinin de yükseliş devrine girdiğini söyleyebiliriz. İstanbul’un fethi ve fetih için yapılan hazırlıklar, Türk denizciliği yükselme döneminde gerçekleştirilen ilk faaliyetlerdir.

Sağlam bir donanma olmadan İstanbul’u fethetmenin mümkün olmayacağını düşünen Fatih’in donanma kurma kararı, Edirne camisinde okunan hutbe ile duyuruldu. “Sultanü-l Berreyn (Karaların Sultanı)” diye okunan hutbeye “Hakanü-l Bahreyn (Denizlerin Hakanı)” ilave edildi. Fatih, hutbedeki bu değişiklik ile, “İmparatorluğun kurulması, yaşaması, uzun ömürlü olması denizlere bağlıdır. Denizlere Hakan olmak topraklara Sultan olmaktan daha büyüktür.” mesajını vermekteydi.

İstanbul’un fethine kadar Gelibolu Boğazına hakim olan ve de Akdeniz ile Karadeniz’e geçişlerin kontrolünü sağlayabilen Osmanlı, İstanbul Boğazı’nı da alarak artık denizlerde söz sahibi olmuştu. Tabi Boğazların önemi, devlete kazandırdığı jeostratejik önemi ise ayrı bir yazıda uzunca ele alınabilecek kadar büyüktür.

Bizansın ikinci ayağını oluşturan Trabzon Rum Devletinin de son verilerek Osmanlı’ya katılması da bu dönemde gerçekleşmiştir. Karadeniz’de gücünü gösteren Osmanlı, Bizans’ın yeniden dirilme ümitlerine de son vermişti. Bununla birlikte Kırım Seferi ile kefe başta olmak üzere bazı mühim mevkilerin  Cenevizlerden alınması Karadeniz’i bir Türk gölü haline getirmek için Osmanlıların yaptığı ilk teşebbüslerdir.

15.yy sonlarında Venedik yine Doğu Akdeniz’de bir tehdit unsuru olarak belirmekteydi. Osmanlı donanmasının yeni bir tarzda teşkilatlandırılması gerekmekteydi, bu yüzden Kemal Reis’i devlet hizmetine alınması Türk denizcilik tarihinde ‘Büyük Donanma Kaptanları’nı açmıştı. Türk donanmasını kısa bir süre içerisinde teçhizatlandırması ve savaşlardaki derin strateji anlayışı tarihte yeni bir devrin açılmasına; Osmanlı bahriyesinde korsanlığın başlangıcına vesile olmuştur(1)

İstanbul’da inşa edilen Haliç Tersanesi’nin genişletilmesi Yavuz Sultan Selim olmuştur. Genişletilen tersane devlet tersanesi olarak hizmet vermeye başlayınca artık Gelibolu’nun sahip olduğu deniz üssü olma önemi de yeni tersaneye geçecekti.

Yükselme döneminde olan Türk denizciliği altın dönemini Kanuni ile yaşamıştır dersek pek de yanılmış olmayız. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı bahriyesi deniz ilminde Avrupalı denizci devletlere yetişmiş hatta geçmişti. Turgut Reis, Kılıç Ali Reis ve de Preveze Deniz Savaşı’nın muzafferi Barbaros Hayreddin Paşa gibi ünlü denizci isimlerin bu dönemde devlete hizmet vermiş olmaları döneme altın niteliğini kazandıran başka bir etkendir. Karadeniz ve Kızıldeniz’in ardından Akdeniz’in de Türk gölü oluşu yine bu döneme tekabül etmektedir. Preveze Deniz Savaşı’nda Haçlı donanmasını hezimete uğrattığı sıralarda diğer bir Osmanlı filosu ise Hadım Süleyman Paşa kumandasında Hint Okyanusu açıklarında Hindistan’daki Diyu Kalesi’ni muhasara etmekteydi. Piri, Murat ve Seydi Ali Reisler bu teşebbüsü devam ettirmelerine rağmen hava koşullarının olumsuz etkisi, Hindistan bölgesi ve civarının denizcilerimiz tarafından iyi bilinmediğinden donanmaya uygun gemiler yapılmaması ve Portekizlilerin Osmanlı filosunu bastırması sebeplerinden dolayı Hindistan Osmanlı topraklarına dahil edilememişti. Yine de Hint Deniz Seferleri’nin bizim için önemi Türk bayrağının Basra Körfezi ve Hint Okyanusu’nda dalgalanmış olmasıydı.

Bu devirde Osmanlı Devleti’nde deniz coğrafyacılığı da önemliydi. Bu sıralarda Hint sularına ve Atlas Okyanusu’na ulaşan Osmanlı Donanması, Hint Seferleri neticesinde iki Türk amirali bize deniz coğrafyası eserleri vermişlerdir : Piri Reis ve Seydi Ali Reis.

17.yüzyıldan itibaren Osmanlı denizciliğinde duraklama görülmeye başlanacak, gerilemeyi de ardında getirecekti. Barbaros ve Turgut Reis’in yetiştirmelerinin arkası gelmeyip yerlerini tutan kişiler bulunamayınca tecrübesiz kişiler kaptan paşalığa getirildi. Gerilemenin bir diğer sebepleri ise artık dönemin şartlarına ve ihtiyaçlarına cevap vermekte yetersiz kalan gemilerin kullanılması, Avrupa’nın bilim ve teknikte ilerleme kaydetmeye başladığı zamandan itibaren Osmanlı Devleti diğer bilim dallarında olduğu gibi deniz biliminde ve tekniği hususunda yeniliğe gitmemesiydi.

Uzun bir müddet savaşlarda bulunmayan Osmanlı donanmasına her ne kadar gemiler inşa edilip eklense de değişiklikler yapılsa da 1768’de başlayan Osmanlı-Rus Savaşı’nın en büyük darbesi Osmanlı’ya vurulacaktı. 1770’de İngilizlerin desteği ile Ruslar Osmanlı filosuna Çeşme limanına baskın düzenlemiş, ateş kayıklarını limana sevk ederek Osmanlı Donanması’nı yakmıştı.

1770’de uğranılan karada ve denizlerdeki kayıplar Osmanlı’ya deniz ve kara kuvvetlerinin ıslah edilmesine ihtiyacı olduğunu ve bunları çağın gereklerine göre geliştirilmesi gerektiğini göstermiştir. Dönemin padişahı 3.Mustafa zamanında kara ve denizcilik alanlarında ıslahatlar yapılmıştır. Ancak yapılan ıslahatlar nizamsız bir haldeydi. Devlet bu konuda belirli ve kesin politika izleyememişti. Dolayısıyla yapılan yeniliklerin düzene ihtiyacı vardı.

18.- 19. YÜZYIL TÜRK DENİZCİLİĞİNİ BİLİM VE TEKNİKLE BULUŞTURAN YENİLEŞME HAREKETLERİ

Tersane ve donanmada yapılan yeniliklerin düzene oturtulamaması, devletin takip edemediği kesin politikalar ve de bilim ve teknikten uzak kalınış Osmanlı Denizciliğinin bir düzene ihtiyacı olduğunu belirtmekteydi. Bu nedenle 1792’de tahta çıkan 3.Selim, geniş kapsamlı bir ıslahat projesi teziyle Osmanlı’yı karada ve denizlerde kaybetmekte olduğu gücünü sağlamak için “Nizam-ı Cedit (Yeni Düzen)” adı verilen bir ıslahat programı geliştirdi ve bu programı 1807 yılına kadar uyguladı. Batı’nın ilmini ve tekniğini yararlanılarak Osmanlı İmparatorluğu’na askeri, siyasi, iktisadi ve hemen her sahada yenileşmeyi ve gelişmeyi vaat eden bu hareket için ne yazık ki yeterince hazırlık yapılamamıştı. Bu hareketin başarısızlıkla sonuçlanmasının en büyük sebebi ise yenilik karşıtlarının ilmiye sınıfında giderek güçlenerek 3.Selim’e karşı oluşturdukları muhalefet ve de bu hareketi ortadan kaldırmak için yaptıkları planları uygulamaları idi.  Nizam-ı Cedit hareketi her ne kadar başarısızlıkla sonuçlansa da 15 yıllık ıslahat deneyimi, Modern Osmanlı Denizciliği’ne yolunda atılan ilk büyük adımdır.

1808’de tahta çıkan 2. Mahmut, şehzadeliği sırasında amcası 3.Selim’in izlediği politikaları yakından takip etmişti. Amcası gibi siyasi bütünlüğün ve gücünün ordunun ve donanmasının ıslahı olduğunu düşünen 2.Mahmut, 3.Selim’in yarıda kalan reformlarını devam ettirmek niyetinde idi. “yenilikçi Padişah” olarak tanıdığımız 2.Mahmut, yaptığı yenilikler ile her e kadar emek verip harcamalar yapmış olsa da Nizam-ı Cedit hareketiyle modernleşmeye başlayan Osmanlı Denizciliğini ne yazık ki istenilen düzeye getirmekte yetersiz kaldı. 2.Mahmut’tan sonra gelen padişahlar da denizlerde yenilikler yapacak ancak bunlar yine Osmanlı Denizciliği’ni istenilen düzeye getirmekte faydasız olacaktı.

 

ÇÖKÜŞE GİDEN SÜREÇTE OSMANLI DONANMASI

Donanmayı bilim ve teknikten uzaklaştırma süreci devam etmekte, ağır kayıplar ise 1770 Çeşme Baskını ile verilmeye başlanacaktı.  Bu çöküş sürecini 20 Ekim 1827’de gerçekleşen Navarin Baskını ile Yunanistan’ın Osmanlıdan ayrılması izleyecek, ardından 1853 Sinop Baskını ve 1856 Kırım Harbi sonrasında Osmanlı Devleti Avrupa devletleri sömürgesi haline gelecekti.

20 Ekim 1827 tarihinde Fransız-İngiliz-Rus müttefik donanması, Osmanlı-Mısır müttefik donanmasını Navarin’de düzenledikleri bir baskın sonucunda yakarak Osmanlı donanmasına Çeşme Baskını’ndan daha ağır bir darbe vurmuştur. Osmanlı Devleti Çeşme Baskını’ndan bu yana 57 yıllık donanma birikimini kaybetmesinin yanında bir de Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kalmıştı. 1821’de Mora’da çıkan Rum ayaklanmaları ve akabinde meydana gelen gelişmeler Yunanlıların lehine başarı ile sonuçlanmış; Osmanlı Navarin Baskını neticesinde donanmasız kaldığı için 1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı’nda donanması olmadan savaşı daha fazla sürdüremediğinden 1829’da imzalanan Edirne Antlaşması ile Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımak durumunda kalmıştı. Yunanistan’ın kurulmasıyla imparatorluğun Balkanlar’da çözülme süreci başlamıştı.

Navarin Baskını ile yalnızca Osmanlı’nın Ege Denizini kaybetmesini tetiklemekle kalmadı, gelişmiş ordu ve donanmaya sahip olan Mısır gerileme sürecine girmesine sebep oldu. Navarin Baskını’nın ardından üç yıl içinde Fransızlar Cezayir’e büyük bir donanma ile saldırarak el koydu. Donanmasını kaybetmiş olan Osmanlı ise Garp Ocakları denizciliğinin kalesi olan bu eyaletini yitirmesini yalnızca protesto edebilmiştir.

Rusya, Yunanistan, Balkanlar ve Kudüs’teki Hristiyanları bahane ederek gün geçtikçe zayıflayan Osmanlı’yı istediği gibi rahatsız edebiliyordu. 5 Temmuz 1853’te Prut Nehri’ni geçen Rus birlikleri Osmanlı topraklarını işgal etmeye başlamıştı. Ancak Osmanlılar savaşa hazır olmasıkları için bu geçişi savaş nedeni saymamışlardı. 4 Ekim 1853’te Osmanlı, Rusya’ya resmen savaş ilan etmişti.

30 Kasım 1853’te Rus Amiral Nakhimov komutasındaki Karadeniz Filosu, 30 Kasım 1853’te Sinop’ta baskın düzenleyerek Osmanlı Karadeniz Filosu’nu yaktı. Osmanlı Bahriye yönetimi ise baskının yaşanacağı günlere yakın zamanlarda dönemin Donanma Müşaviri İngiliz Amiral Slade’in, Karadeniz’de yelkenli gemiler ile değil, buharlı gemiler ile donanma varlığı gösterme tavsiyesine de uymadı. Yelkenli filonun gönderilmesi tercih edildi. Yaşanan bu gelişmeler neticesinde Kırım Harbi meydana geldi. Avrupalı devletlerin imparatorluk sınırlarını genişleten Rusya’yı durdurabilmek için açtığı bu savaşta Osmanlı, Avrupalı devletlerle müttefik olmuştu ve ilk kez bu savaşta buharlı ve zırhlı gemileri kullanmıştı. Savaş sırasında ilk dış kredisi alan Osmanlı ekonomik bağımsızlığını kaybetmeye başladı. Dış borçların yönetimi için kurulan Düyun-u Umumiye ile de artık resmen bir sömürge haline gelmişti.

Savaş sonucunda imzalanan 30 Mart 1856 tarihli Paris Barış Konferansı ile Osmanlı toprak bütünlüğü, Avrupalı devletlerin güvencesi altına alınmıştı. Bu savaşın Osmanlı deniz gücünü etkileyen en mühim sonucu da Paris Antlaşması ile Karadeniz’de mevcut tersanelerin yıkılma kararının alınmasıydı.

1861-1876 yılları arasında hakimiyetini sürdüren Sultan Abdülaziz, 1867’de İngiltere ve Fransa’ya düzenlediği ziyaretler neticesinde donanmaya olan bakış açısı değiştirmiş; dünyada nicelik bakımından en üst sıralara ulaşabilecek bir donanma oluşturmuştu. Bunun için devlet hazinesinin yaklaşık dörtte birini bahriyeye ayrıldı. Ancak oluşturulan donanma, Sanayi Devrimi’nin oldukça gerisinde olan Osmanlı Devleti’ne altından kalkamayacağı mali bir külfet getirdi, neticede 1875’te hazine iflas etti.

Devleti ekonomik iflasa sürüklemesinden ötürü harbiye öğrencileri ve donanmanın da yer aldığı bir darbe ile devrilen Abdülaziz’in yerine saltanatı kısa sürecek olan 5. Murat geçti. 5. Murat’ın ardından 24 Aralık 1876’da tahta çıkan 2. Abdülhamit’le Osmanlı bambaşka bir döneme girmişti. Saltanatının ilk iki yılında felaketler üst üste gelmişti. 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşı bu dönemde olmuştur. Kıbrıs, Girit ve Romanya başta olmak üzere Balkanlar’ın çoğu elden çıkmıştı. Anadolu’ya büyük mülteci akını başladı. Abdülhamit, Osmanlı’nın kısa bir süre içerisinde yaşadığı bu yıkımın intikamını donanmadan almayı tercih edecek, Sultan Abdülaziz’in inşa ettirdiği donanmayı Haliç’te çürümeye mahkum edecekti. Amcasının donanmanın da etkisi olan darbe ile indirilmesi, Abdülhamit’in denge siyaseti izleyerek İngiltere ve Fransa ile Akdeniz’de bir deniz silahlanma mücadelesine girmek istememesi gibi sebeplerden dolayı iktidarı boyunca donanmanın küçülüp etkisiz bırakılmasına neden oldu.

Donanmanın zayıflamış olması Osmanlı Devleti’ni gün geçtikçe kötü etkilemekteydi. Osmanlı toprak kaybının yanı sıra Süveyş ve Tuna gibi önemli iki stratejik su yollarını da elden çıkardı. İmparatorluğun parçalanmasının gerçek anlamda başladığı bu dönemde Osmanlı, 20.yüzyıla donanmasız girdi. 1911 Trablusgarp Savaşları ve 1912-1913 Balkan Savaşlarıyla Libya ve Yunanistan’ın tamamı ile Ege Adaları donanmasızlık nedeniyle kaybedildi.

 

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞIYLA BİRLİKTE FİİLEN VARLIĞI SONLANAN OSMANLI DONANMASI

“hasta adam” Osmanlı, çöküntüye yaklaşıyordu. Trablusgarp Savaşı ve akabinde Balkan Savaşları ile adalar kaybedilmişti. Dünyaya egemen olma yarışına katılmış olan hırslı büyük devletler yıllardan beri yaptığı gizli antlaşmalar ve gerçekleştirdiği konferanslar neticesinde saflarını belirleyerek 1.Dünya Savaşı’na girmişlerdi. Osmanlı üzerinde büyük emelleri olan, dolayısıyla savaşa girerek tüm gücünü yitirip dağılmasını arzulayan İngilizler Osmanlı’ya kendisinden satın aldığı gemileri iade etmedi. Osmanlı’nın misilleme yaparak Almanlar’dan aldıkları gemilerle, kaybettiği adalarını geri alabilme umuduyla 29 Ekim 1914 tarihinde Rusya Sivastopol limanına ateş açarak fiilen savaşa girmiş oldu.

Osmanlı denizciliği artık zayıflamış bir vaziyette idi. Öyle ki donanmaya Alman desteği katılmıştı. Osmanlı var gücü ile hem karada hem de denizlerde mücadele etmek için çaba sarf edecekti. 19 Şubat 1915’te İtilaf Devletleri’nin Çanakkale’yi geçmek üzere hazırladıkları planı uygulamaya başladılar. Seddülbahir’e çıkan düşman askerlerini karşılayan müfrezenin içinde bulunan Bigalı Mehmet Çavuş’un kahramanca hareketi, daha savaşın en başında Türk askerinin cesaret ve kahramanlığını göstermesi açısından büyük akis uyandırmıştır. 18 Mart’ta başlatılan uygulanması kararlaştıran son harekat düşmanın üç zırhlısının batması, üçünün havuza alınacak derecede hasar görmesiyle kuvvetinin üçte birini kaybetmiş bir halde geri çekilmesiyle sonuçlandı. Çanakkale’nin geçilemeyeceğini İtilaf güçlerine gösteren Türk donanmasının elde ettiği bu zafer, ordunun ve milletin maneviyatını ve moralini arttırmış, bundan sonraki süreçte devam edecek olan kara harekatları için Türk ordusuna özgüven sağlamıştı. Anafartalar Grup Komutanı olan Mustafa Kemal ise stratejik üstün zekası ile “Anafartalar Kahramanı” olarak adını tarihe yazdırmıştır.

Dört yıl süren 1.Dünya Savaşı, İtilaf Devletleri ile Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile fiilen sona ermiştir. Mütareke aslında bir ateşkes değil, kayıtsız, koşulsuz Osmanlı Devleti’nin tam bir teslimiyet belgesi olarak kabul edilmektedir. (2) Ateşkese göre ordu ve donanma terhis ediliyor, silahlar galip devletlere teslim olunuyor, ulaşım yolları, haberleşme araçları, tüneller, limanlar galip devletlere bırakılıyordu.

25 maddeden oluşan Mondros Mütarekesi’nin Osmanlı deniz gücüne ilişkin hükümleri çok ağır koşullar içermekteydi. Osmanlı Devleti’ni fiilen ortadan kaldıran, bu kapsamda denizcilik gücünü de yok eden Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra Almanya’da, Türkiye’de bulunan denizaltı gemilerini 02 Kasım 1918 tarihinde Rusya’nın Odessa ve Sivastopol Limanları’na nakletmiş ve Yavuz muharebe kruvazöründe görev yapan personelini geri çekmiştir.(3)

13 Kasım 1918’de dördü Yunan gemisi olmak üzere elli beş parçalık İtilaf Devletleri Donanması, İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı önlerinde demirlenmiştir(4). İstanbul Boğazı’ndaki askeri mevkiler 14-15 Kasım 1918 tarihlerinde İngiliz ve Fransızlar tarafından işgal edilmeye başlanmıştı. Deniz üsleri tersaneler ve onarım tesisleri işgal güçlerinin kontrolüne geçmiş, Boğazlar bölgesindeki tahkimat tahrip edilmiş ve deniz trafiğinin kontrolü bütünüyle İngilizlere devredilmişti. İtilaf Devletleri donanması İstanbul’dan Karadeniz’e açılarak Anadolu’nun ve Rus kıyılarının önemli limanlarını işgale başlamıştı (5).

Milli Mücadele’nin başlangıç evresinde denizcilerin büyük bir çoğunluğu hemen gizli topluluklara katılmışlar, İstanbul’daki cephane ve savaş malzemesinin çoğunu, yoğun Müttefik kontrolüne rağmen Anadolu’ya kaçırmayı başarmışlardır. Deniz nakliyatının güvenlik altında yapılabilmesi ve İşgal Kuvvetlerinin muhtemel harekatını önlemek için Karadeniz kıyılarında “Kıyı Gözetleme İstasyonları” kurulmuş, liman reislikleri ve ulaştırma araçları arasında çok sıkı bir iş birliği sağlanmıştır.

En önemli husus ise bütün bu faaliyetlerinin yürütülebilmesi için öncelikle yeterli sayıda uygun rütbe ve sınıflardaki denizci personelin büyük bir titizlikle başta İstanbul olmak üzere diğer kıyı bölgelerinden derlenip, gerekli yerlerde ve yüzer deniz birliklerinde görevlendirilmelerini sağlamak olmuştur (6)

 

CUMHURİYET DÖNEMİNDE TÜRK DENİZCİLİĞİ

Cumhuriyet donanması kurulduğunda stratejik çerçevesini Mustafa Kemal Atatürk çizmiştir.  Atatürk, donanmayı oluşturma ve güçlendirme çalışmalarında önceliği çekirdek bir donanmanın oluşturulmasına vermişti.

Üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye’nin denizci millet kabiliyetine sahip olduğu kanısında olan Atatürk’ün bu yolda hedefinin “Cumhuriyet’in denizcileşmesi” olduğunu söyleyebiliriz.

Ülkenin ihtiyacı olan deniz gücünü yeniden inşa edebilmek için Atatürk, 30 Aralık 1924’te Bahriye Vekaletini kurdurmuştu. Ancak zamanla vekalet içinde çıkan muhalefet, karacı generallerin, donanmanın ülke savunmasındaki rolünü kavrayamaması ve de 1925-1928 yılları arasında yaşanan zorlu siyasi gelişmeler Vekaletin kapatılmasını önleyememişti. 16 Ocak 1928’de çıkarılan bir yasa ile Bahriye Vekaleti, Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı bir müsteşarlığa dönüştü (7). Böylece donanma eğitim ve harekat açısından Genelkurmay Başkanlığı’na, idari açıdan Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmış oldu (8).

Denizcilik alanındaki dışa bağımlılık, Cumhuriyet’in ilanı ile hala devam etmekteydi.  1 Temmuz 1926’da çıkarılan Kabotaj Kanunu ile kendi limanlarımız arasında deniz nakliyatı ile karasularımız dahilinde her türlü denizcilik faaliyeti, Türkiye Cumhuriyeti tekeline geçiyordu. Böylece kapitülasyonlara bir kez daha meydan okunuyor, denizlerimizin bize ait olduğunu, başka devletlerin sömürüsüne izin verilmeyeceğini kanunla göstermiş oluyorduk.

Atatürk’ün vefatının ardından İkinci Dünya Savaşı öncesinde, Sovyetlerin stratejik talepleri karşısında, Avrupa-Atlantik yapısına yaklaşıldı. 1950 yılında Türkiye’nin Kore Savaşı’na katılması ve 1952’de NATO’ya üye olması Türkiye’ye yeni bir kapı aralayacaktı. Kapıdan geçiş Türkiye için pek iyi olmamış, zira bu dönemden itibaren başa gelecek olan hükümetler savunma ve dış politika konularında dışa bağımlı hale gelmeye başlamıştı.

NATO üyeliği ile birlikte Avrupa-Atlantik yapısı 1963 yılında Kıbrıs’ta Türklerin etnik temizliği başlayana kadar Cumhuriyet Donanması’nı Karadeniz’e bağımlı kılmıştı. Ege ve Doğu Akdeniz, NATO sorumlulukları içinde Yunanistan’a devredilmişti. 1964’te Kıbrıs’a garantörlük hakkı çerçevesinde müdahale etmek isteyen Türkiye’ye, ABD’nin yazılı muhtırası sayesinde sağlandı.

1974’te düzenlenen Kıbrıs Barış Harekatı’nda Cumhuriyet donanması, diğer kuvvetlerle ortak denizaşırı amfibi harekatı icra etti. Girne’de kıyı başı tutuldu, Kıbrıs’ta Türkler kuzeye, Rumların güneye geçtiği yeni bir siyasi demografik yapı kuruldu.

Savaş sonrasında Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz’deki stratejik farkındalığı artmış; Cumhuriyet donanmasının NATO çıkarları dışında ulusal çıkarlara odaklanma süreci, Kıbrıs Barış Harekatı sonrası yoğunlaşan Ege sorunları nedeniyle daha da gelişti. Ege’de kıta sahanlığı, karasuları, arama-kurtarma bölgesi ve coğrafi formasyonlar gibi kriz alanlarının Türkiye çıkarlarına uygun yönetilmesinde, donanma devletin kullanılan en önemli gücü oldu. (9)

12 Eylül darbesinden sonra 80’li yıllarda Türk denizciliği için iki önemli gelişme meydana geldi. Bunlardan birisi Denizcilik Müsteşarlığı’nın diğeri ise Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın kurulmasıydı.

Türkiye yıllar içinde donanma alanında deniz uygarlığına sahip ülkeler arasına girebilecek kazanımlar elde etmiş olmasına rağmen 21.yüzyılın başında ne yazık ki bu başarıya Ergenekon, Poyrazköy, Balyoz gibi kumpas davaları ile karşılık verildi.  En az gemileri kadar kıymetli 40 amiral ve 400 denizci sahte delillerle tasfiye edildi.(10)

SONUÇ

Türklerin 1071 Malazgirt Zaferi ile başlayan denizcilik serüveni ve de bu serüvenin büyük bir bölümünü üstlenmiş olan Osmanlı denizciliği için şunları söylemek mümkündür : Ordu-millet anlayışı ile hareket eden, dolayısıyla karada meydana getirdikleri ordular ile izledikleri askeri politikalar hususunda büyük bir üne sahip olan Türkler ne yazık ki bu başarıyı denizlerde tam olarak gösterememişti. Özellikle Osmanlı’nın yaptığı yeniliklerin birçoğu başarısızlığa uğrasa da elde edilen kazanımlar bir sonraki dönemlere ışık tutmuştur. . Yazıda belirtildiği gibi, Osmanlı’da denizciliğin sekteye uğraması ve başarısızlıkların ardı ardına gelmesinin sebebi ise kesinlikle kesin politika takip edilemeyip güçlü denizci devletlerin biliminden ve de tekniğinden uzak kalınması idi. Osmanlı için tamamen denizci bir imparatorluk dememiz her ne kadar mümkün olmasa da denizlerde büyük ve önemli yollar kat etmiş bir denizci imparatorluk seviyesine gelebilecek girişimlerde bulunmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’nde ise amatör denizcilik yöntemi ile Türk denizciliği yeniden hayata geçirilmeye başlanmış, hatta ilk yıllarda Cumhuriyet donanması için oldukça önemli çalışmalar yapılmıştı. Ancak İkinci Dünya Savaşı ile Avrupa-Atlantik deniz yapısına yaklaşan Türkiye, 1950 Kore Savaşı ve 1952’de NATO’ya üye olmasıyla Avrupa’ya bağımlı hale gelmeye başladı. Cumhuriyet tarihinde ise gördüğümüz gibi ne yazık ki artık Türk donanmasının bilimin uzaklığından ziyade denizlerde uygulanan iç ve dış siyaset sonucu istenilen denizci gücünü oluşturamamasıdır. Yine de Türk donanması yaslandığı yaklaşık 1000 yıllık denizcilik tarihi birikimiyle üç tarafını çevreleyen denizlere hakim olabilmiştir.

 

DİPNOT

  • Osmanlı korsanlarından levend veya gönüllü levend olarak bahsedilir. Osmanlı deniz korsanları, Osmanlı dönemine önemli bir destek teşkil etmiştir. Osmanlı devlet donanmasının güçlü bir şekilde Akdeniz’de görülmeye başlamasıyla korsan gemileri devlet donanmasına iltihak ettiler ve böylece güçlerini birleştirmişlerdir.
  • Yücel Özkaya, “1919’un Siyasi Olayları”, Milli Mücadele Tarihi-Makaleler, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara,2002
  • Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, TTK Basımevi, Ankara, 1953, Cilt 3, Kısım 4, s.779
  • Mithat Işın, İstiklal Harbi Deniz Cephesi, Deniz Matbaası, İstanbul, 1946, s.2
  • Rahmi Doğanay, Milli Mücadele’de Karadeniz (1919-1922), Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2001, s.27
  • Bülent Işın, “İstiklal Savaşı’nda Türk Bahriyesi”, Deniz Kuvvetleri Dergisi, Sayı : 552, Mart 1992, s.70
  • Figen Atabey, Cumhuriyet Dönemi Türk Deniz Kuvvetleri, Dz. K.K.lığı Karargah Basımevi, Ankara, 2002, s.24
  • Afif Büyüktuğrul, Osmanlı Deniz Harp Tarihi ve Cumhuriyet Donanması, 4.cilt, Deniz Basımevi, İstanbul, 1984, s.634
  • Cem Gürdeniz, Mavi Uygarlık-Türkiye Denizcileşmelidir, Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul, 2015
  • Cem Gürdeniz, Hedefteki Donanma, Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul, Mart 2013

 

 

KAYNAKÇA

 

http://canakkale.tubitak.gov.tr/content/19-%C5%9Fubat-1915-18-mart-1915-%C3%A7anakkale-deniz-sava%C5%9Flar%C4%B1

Atabey, F., Karadeniz’de Türk Donanması (Birinci Dünya Harbi ve Milli Mücadele Dönemi), Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2006

Bostan, İ., Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2015

Gencer, İ., Bahriye’de Yapılan Islahat Hareketleri ve Bahriye Nezareti’nin Kuruluşu, Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul, 1985

Gürdeniz, C., Mavi Uygarlık, Kırmızıkedi Yayınevi, İstanbul, 2015

 

  • Esra Ergen

    proje konumdu ve gerçekten çok işime yaradı güzel bilgiler var teşekkür ederim