Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 23 Şubat 2018

Üste git

Üste

Yorum Yok

Türkiye’nin İlk Özgürlük Bayramı – 2 / İstibdat Nasıl Yıkıldı?

Türkiye’nin İlk Özgürlük Bayramı – 2 / İstibdat Nasıl Yıkıldı?

Dün yayınlanan yazımızın ilk bölümünde İstibdat Neydi? sorusuna yanıt aradık. Bu bölümde ise “İsdibdat Nasıl Yıkıldı?” sorusuna odaklanıyoruz. Bir tarih araştırması amacıyla değil, bugünkü mücadelemizi tecrübeleriyle beslemesi için. Çünkü istibdatın yıkılması sürecini irdelemekte iktidar yıkma çabamız açısından fayda vardır.

1) Öncelik ideolojik netlikte, siyasi-örgütsel birlikteliktedir.

1889 yılında Fransız Devrimi’nin yüzüncü yılını Askeri Tıbbiye’nin İnciraltı’nda selamlayarak kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti esas teşkilatını yurt dışında yapmaya başlar. Evvela devrimci aydınlar kazanılır ve ardından memlekette ne kadar yüksek okul varsa oralarda teşkilatlar kurulur. İTC’ye gelen mesnetsiz eleştirilerden en esaslı olanı ideolojik bir temele, ciddi bir programa sahip olmadığı yönündedir. Siyasetleri bu yüzden karmaşık geliyormuş. İTC’nin ideolojisi net olarak milliyetçiliktir. Fransız Devrimi’nin eşitlik, adalet ve özgürlük ilkelerini kapsayan ve toplumu kapitalist gelişme yoluna sokmaya çalışan bir hareketin ideolojisini bulamamayı herhalde safdillik diye adlandırırsak eleştirenlere olumlu yaklaşmış oluruz. Programı da çok açık biçimde stratejik bir hedefi ihtiva ediyordu: “Anayasa’nın İlanı ve Meclis’in açılması üzerinden halk yönetimini ya da millet egemenliğini kurmak.” Siyasetleri de bu doğrultuda birleşebileceği tüm güçlerle ittifak etmek düşmanı yalnızlaştırmak ve nihayetinde mahv etmek üzere geliştiriliyordu. Birçok alandan beslenen İTC yöneticileri için bu siyasetleri üreten asıl organ ise her daim Merkez-i Umumi yani genel merkez olmuştur.

Bu temel bilgileri edindikten sonra ideolojik berraklığı sağlayan esas olaya gelelim 1. ve 2. Jön Türk Kongreleri.

Kongreler Paris’te yapılır ve iki ana konu tartışılır. İki çizgi oluşur. Bugüne dek uzanan çizgilerin mimarları Ahmet Rıza Bey ve Prens Sabahattin’dir.

Konular:

1) Devrimi yapmak için yalnızca kendi güçlerimize mi dayanacağız yoksa ecnebi bir ülkeden yardım isteyecek miyiz?

2) Devrimden sonra yönetimin esas ilkesi merkeziyetçilik mi yoksa adem-i merkeziyetçilik mi olacak? Ekonominin belirleyeni devlet mi yoksa piyasanın görünmez eli mi olacak? Kongreler esnasında;

Ahmet Rıza Bey grubu devrimin sadece halkın eseri olacağı yönünde kanaat belirtmiş ve bunda ısrarcı olmuştur. Bu çizgiye karşı Prens Sabahattin Bey grubu ise İngilizlerden imdat isteme yanlısıdır. ‘Devrimi’ni Amerikan uçakları altında yapanların dedeleri olur sanırım kendileri.

Ahmet Rıza grubu sömürgecilerin üzerinde at oynattığı bu toprakların parçalanmaması, modernizmin tek elden yürütülmesi için merkezi otoriteyi savunurken Prens Sabahattin grubu getirdiği özgürlükleri feodallerin keselerine sıkıştırmak için olsa gerek adem-i merkeziyetçiliği esas alır. Elbette piyasaya devlet müdahalesi bizi yabancılara karşı güçlendireceğinden Ahmet Rıza’nın devletçi Prens Sabahattin’in ise piyasanın görünür emperyalist elini savunması da tahmin edilmesi güç bir olay değildir. Jön Türk kongreleri saydığımız esas noktalarda İttihat ve Terakki’nin ideolojik netliğini Ahmet Rıza Bey çizgisinde somutlamıştır. Oluşan söz konusu çizgiler bugüne dek siyasi mücadelenin ana hatlarını teşkil etmiştir, etmeye de devam ediyor.

Jön Türk teorisyenleri olan Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp cemiyetin siyasi ufkunu genişletmiş, ideolojik temelini sağlamlaştırmıştı. Halkçı-milliyetçi-laik bir eksende yürüyen cemiyet programı 1909, 1911 ve 1913 kongrelerinde yapılan siyasi tartışmalarla olgunlaşmıştı. Millet egemenliği hedefine nasıl ulaşılacağı konusunda Üç Tarz-ı Siyaset broşüründe Türkçülük yani milliyetçilik dışındaki seçenekleri berhava eden özellikle Akçura olmuştu. Ziya Gökalp’te bu açıdan ciddi katkılar yapmış cemiyetin üstat olarak andığı ve merkez kuruluna aldığı bir isim olmuştur. Çok sayıda edebiyatçı, felsefe ve tarih uzmanı isim cemiyetin çevresindeydi. Yeni ve doğru bulunan fikirler tartışma süreçlerinden geçerek illa programa dahil oluyordu.

Siyasi-örgütsel birliktelik meselesine gelince İttihat ve Terakki Cemiyeti esas itibariyle yurt dışında örgütlendiğinden yurt içinde yapılan devrimci girişimlerle tam bir bağlantı kuramamıştı. Pek demokrat sultan Hamid’in sansür ve jurnal ağınında bunda etkisi büyüktü. Ancak Paris’teki Ahmet Rıza grubunun örgütçü doktorları Nazım ve Baha Bey ile kurulan Selanik ilişkişi devrimin kapılarını açacak önemdeydi. 1907 yılında devlet-i aliyye’nin sürgündeki posta memuru Talat tarafından Selanik’te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile dışarıda ki -o zamanki adı Terakki ve İttihat- cemiyet birleşir. İttihat ve Terakki tam adına kavuşan cemiyete iki merkez-i umumi belirlenir, biri yurt içinde biri yurt dışında olmak üzere.

Halkın umutlarını artıran o tılsmlı birleşme sözünün önemini bilen genç subay Mustafa Kemal de Şam’da kurduğu cemiyeti ile birlikte İTC’ye katlır.

2) Teşkilat siyasi hareketin vücududur. Öncüleri kazanmak, halk içerisinde kök salmak.

İTC’nin aydın çevreleri kazanma gayretinden hep söz edilir. Ancak devrim öncesi gerçekleşen halk hareketinden ve cemiyetin rolünden söz edilmez. Cemiyet, kitlelerin içerisinde bulunma halinden onu dönüştürmeye geçişi tamamladığı için devrim yapabildi. Bunu kavramayan bir anlayış, mücadelede pratikten ziyade bilgiye ağırlık veren hatalı bir bakış açısı üretiyor. Bu bakış açısı yalnızca İTC’yi değil tüm toplumsal mücadeleleri sakat değerlendiriyor. Jön Türkler, 1906-08 arası Anadolu’da gerçekleşen esas olarak da esnaf ve köylülükten kuvvet alan vergi isyanlarına ve Hamit idaresinin yöneticilerine karşı girişilen hareketlere katılmış, hatta ciddi bir kısmını yönlendirmiştir. Diyarbakır isyanlarında Zİya Gökalp, Erzurum isyanında ise Hüseyin Tosun Beyler öncü roller oynamıştır. Çeşitli yerel komiteler kurarak bunları kitle örgütü gibi değerlendiren öncüler bu isyanlar içerisinde pişen halk öncülerini tespit etmiştir. Dr. Nazım tütüncü kılığında İzmir’e yerleşerek buradaki subayları ve eşrafı örgütlemiştir. Seçtiği meslek düşünülmüştür, tütüncülük. Gezici bir şekilde tütün satan Yakup Ağa takma adlı Dr. Nazım neredeyse tüm seçkinlere bu yolla temas etmiştir. Selanik’te Talat Bey’in çevresine yaptığı etki Edirne’den hissedilir.

İtalyan devrimci örgütü Carbonari’nin hücre tipi yapılanmasını model alan İTC halka halka büyümeyi esas almış, mefkureyi kavrama ve yayma görevininin üzerinden atlamamış ve güven sağlama metotlarını elden bırakmamıştır. Örgütlenmenin hedef kitlesini belirleme, insana yaklaşım biçimlerini geliştirme ve çeşitlendirme noktasında derslerle dolu olan bir hayat da Dr. Baha Bey’e yani Bahaeddin Şakir’e aittir. Mektuplarını inceleyen her TGB’li daha da örgütçü olma yoluna girecektir.

Ülkenin zinde güçlerini örgütlemeye ayrıca özel bir önem veren cemiyet, bilhassa Rumeli’de Sırp ve Bulgar ayrılıkçı çeteleriyle çarpışarak tecrübe edinen genç subayları kazanıyordu. Bu kazanım cemiyete dinamizm katıyor, vatanı bütünleştirme mücadelesiyle hürriyet mücadelesinin doğrudan bağını kuran bu genç dimağlar ileride ülkemizin sorumluluğunu en zor günlerde dahi omuzlarında taşıyacak kadroyu yaratıyordu.

3.) Zor gücünü ve politikasını olgun ve gerekli düzlemde ele almak.

 

Devrimcilerin, devlet yönetme tecrübesinden mahrumiyeti zor gücünü nasıl ve ne zaman kullanacağı konusunda hep bulanıklık yaratmıştır. Zor gücünü düşmanı etkisiz kılma aracı olarak kullanmayıp bir amaca dönüştüren örgütler terör batağına batmıştır, sisteme illegal yollardan entegre olmuştur. Ancak tersi yönden, şiddeti kullanmamanın manifestolarını yazmaya girişenler de sisteme legal düzlemden dahil olmuşlardır. Bilhassa bu ikinci yanlış Haziran İsyanı boyunca sıkça yapıldı. ‘Şiddete karşı olma’ imajı bir tür şirinlik gösterisinde dönüştü. İktidar yıkmanın zaruri görevi bir şiddet tekeli olan yapıya karşı zor politikası geliştirmekti. Toplumsal mücadelelere örgütsel bağlamda hatalı bakan çizgi, zora her daim demokrasi karşıtı bir unsur olarak bakmış ve devrimcileri iktidar mücadelesi düzleminin dışına çıkarmaya çalışmıştır. Halbuki demokrasi Fransa’da da Türkiye’de de namlunun ucunda gelmiş ve gelişmiştir.

İTC, 1907 yılında Rumeli’de genç subaylar içerisindeki örgütlenmesini hızlandırarak her şubede bir fedai kıtası kurmuştu. Bunlar cemiyeti sıkı takip altına alan zinciri kırmak için zor gücünü ve politikasını uygulayacak birimlerdi. Cemiyetin en büyük kaygısı haklı olarak halka zor politikasının gerekliliğini kavratmaktı. Bu noktada çok geniş çevreleri etkileme yeteneğine sahip cemiyet hücreleri harekete geçiyordu. İTC’nin zor gücünü vatan ve hürriyet davası namına kullanmamasının ortaya koyabileceği tek sonuç, isdibdat rejimiyle ülkenin çürüme ve yıkım sürecine sessiz kalmak olurdu.

 

4) İkinci bir iktidar odağını devrimden önce yaratmak!

Cemiyet mevcut iktidarın yararlandığı, yani istibdat rejiminin semerelerinden faydalandığı devlet örgütünün içinde de önemli konumları işgal etmeye ve buralarda da amaca yönelik hamleler yapmaya çalışıyordu. İsyan günlerinde Sultan Hamid’in gönderdiği ilk müfettişi telgrafhane çıkışında tek kurşunla yere seren Teğmen Atıf bir türlü yakalanamamıştı. İstibdat yanlısı Selanik Merkez Komutanı’nı yaralayan fedai Teğmen Mustafa Necip de öyle. Yargı makamlarına, ordu komutanlıklarına ve mülki amirliklerine amaca uygun atamalar yaptıran cemiyet devlet örgütünü Hürriyetin İlanı’ndan çok önce kısmı olarak yönetmeye başlamıştı. Belediye başkanlarından köy muhtarlarına kadar kazanımın sınırlarını genişleten örgüt, bu vasıtalar üzerinden halkta güveni de tesir ediyordu. Kör müstebitin idari sınırları devrim günlerine yaklaştıkça Yıldız Sarayı’nın bahçesinden dışarı çıkamayacaktı.

5) Düşmanı yalnızlaştırmak ve tüm unsurların birliğini temin etmek.

İTC, ayrılıkçı çetelerin emellerinin sömürgeci güçlere hizmet ettiğini görüyor ancak bir yandan da çeteleri doğuran sosyal sorunların da farkında olduğundan Osmanlı’yı oluşturan tüm unsurların derdine derman olacağı iddiasını taşıyordu. Tüm milliyetlerin Sultan Hamid’e duyduğu öfkeyi örgütlemeyi görev haline getirmişti. Aslında Jön Türkler’in ilk kuşağından yani Şinasilerden, Namık Kemallerden, Mithat Paşalardan beri asıl hedefi milli devletti. Atılan tüm adımlar buna yönelikti. İTC’de bu hedef daha belirgin hale geldi. Ancak yine de tarihin imparatorlukları henüz dağıtmadığı koşullarda impartatorluğu kurtarma programını bir zaruriyet olarak gören İTC, tüm unsurları Osmanlıcı bir bakışla birleştirme reçetesini ortaya atmıştı. Edebiyatta halk gerçekliğine yaklaşmaktan tutalım da dilde sadeleşmeye, kadın hareketine, milli iktisata kadar tüm hamleleri milliyetçiliğe uygun olan İTC devrim öncesinde Osmanlıcı bir birleşmeyi savunmuş ve 1911 kongresine dek de bunda ısrar etmişti.

Buradaki önemli mesele iktidar olan istibdat rejimi hariç kimseyi tam manasıyla hedef tahtasına oturtmama taktiğidir. Elbette Ermeni örgütleriyle veya Bulgar çeteleriyle stratejik düzlemde anlaşılıp uzlaşılacak hiçbir nokta yoktur. Ancak taktik durumlarda bu gerçekleşebilir. Devrim hedefine işaret eden ve kontrol altında alınabilen tüm ittifaklar geçerlidir. Aksi halde ayrılıkçı gruplarla mülkünün düzenini sağlamak için çatışan Sultan Hamid’i bir anda ‘milli’ ilan edebiliriz. Ancak mülkünü vatan olarak görmeyen bu anlayış ‘Kıbrıs’ı kiraya verebilme rahatlığına ve denetimsizliğine sahip olduğundan bozuk saatin günde iki defa gösterdiği doğruyu esas kabul ederek Hamitçilik yapmak pek büyük bir yanlış olurdu. Cemiyet buna benzer amaca yönelik olmayan ‘tüm gereksiz tartışmalardan’ kaçınmıştır.

6) Kaos ortamında büyüme ve emperyalizme karşı isyan!

Kaos bölgelerinde yani çelişkilerin uzlaşmaz hale geldiği durumlarda kitleler açısından devrim bir seçenek haline gelir. O bölgede hazırlıklarını tamamlamış bir devrimci örgüt tarihin pususundan çıkarak iktidar yürüyüşüne geçer. İşte sömürgecilikten emperyalizme geçiş çağını tamamlayan büyük devletler Rumeli’yi bir kaos ortamına çevirmişti. Milliyetçiliğin ilerici yönlerini hızla törpüleyen ortaçağ değerleriyle barışık hale getiren emperyalist güçler Balkanlarda ayrılıkçılığı kışkırttı ve gerilimi tırmandırdı. 1900’lü yılların başından bugünlere dek uzanan sorunların başta Türk halkı olmak üzere kırıp geçirmediği hiç kimse kalmamıştı. Rusya ve Avusturya’nın önceden beri izlediği politika Balkanlar’da etkisini gösteriyordu. Hele ki bu ikili arasındaki rekabete geçici bir süre ara verip uzlaştığında tehlike büyümeye başlamıştı. 20. yy başında gerçekleşen bu olaya bir de İngiltere’nin Osmanlı’nın bütünlüğünü koruma siyasetini terk ederek girdiği parçalama yönelimi eklenince Sultan Hamid’in çok meşhur ‘denge’ siyaseti alt üst oldu. Emperyalist Batı’ya boyun eğmeyi alışkanlık haline getiren tipik Tanzimat idarecisi ile içeride aslan dışarıda kuzuya dönüşen müstebit yöneticileri de ekleyince rejimin çirkin kokusu halk tarafından daha keskin hissedilmeye başlandı.

Bir ezilen dünya ülkesi olması hasebiyle 20. yy’da hürriyeti savunmanın aynı zamanda istiklali ve vatan bütünlüğü ile millet olma hedeflerini kapsadığını yaşayarak kavrayan İTC modernist olmalarına karşın ciddi bir şekilde Batı’nın emperyalist politikalarına kesin sınır çektiler. İşte bu çizgi bizim geleneğimizi yaratan esastır. Devrim’in patlak verdiği nokta bir özgürlük ihlali değildir. Daha önemlisi vatan meselesidir. Makedonya’yı Osmanlı denetiminden çıkarmayı ve paylaştırmayı uzundur aklına koyan Batılı büyük devletlerin 1908 yılında Reval’de başlattıkları görüşmeler devrimci güçleri harekete geçirdi. İstibdatı yıkmak için başlatılacak isyanın tarihini tartışan Merkez-i Umumi bu tarihi daha erkene almak durumunda kaldı. Aksi halde Batı karşısında önünü iliklemekten başka çözümü olmayan Bab-ı Ali ve saray, memleketin kıymetli bir parçasını yine satacaklardı. İşte Resneli Niyazi’yi, Ohri’de Eyüp Sabri Bey’i ve cemiyetin diğer tüm birimlerini harekete geçiren olay bu idi. Enver Bey de Tikveş’te harekete geçmişti. Kıyam yani isyan başlıyordu.

7) Uluslararası Devrim dalgası ile bütünleşme ve dayanışma

İTC, Batı’nın emperyalist sistemine isyan ediyor ancak onun modern değerlerini örnek alıyordu demiştik. Cemiyet ayrıca 1905 Rus Devrimi’nden, Fransız Devrimi kadar etkilenmiş, kendisine narodnik yani halkçı kökler de yaratmıştı. Ayrıca canlı bir hareket olduğundan temas imkanları da yaratılmıştı. Japon modernizasyonundan ve Avrupa’daki sosyalist cereyanlardan da etkilenen cemiyet, 1909 İran Meşrutiyet Devrimi ile daha güçlü bağlar kurmuş, Ömer Naci ile oraya gönderdiği bir fedai grubuyla devrime katkı sunmuştu. İşte uluslararası dayanışma! Bugün uluslararası sermayeye ‘sol’ şemsiye olanların ders alacakları türden bir devrimci dayanışma kuruluyor.

8) Hatalardan ders alma, pratikten/ hayattan öğrenme

Ara başlıkta andığımız devrimci çalışma ilkesini İttihatçılar her alanda uygulamaya çalıştı. En başta 1876 Devrimi’nde ilan edilen Kanun-u Esasi’de yer alan ve padişaha geniş yetkiler tanıyan maddeler iptal edildi. 31 Mart Vaka’asının bastırılmasıyla tahta geçen Sultan Reşat, Anayasal sınırlarda bir hükümdarlık yapacağına ve milletin isteklerine boyun eğeceğine söz veriyordu! Geçmişten ders alan devrimcilerin yarattığı anayasa ve anayasal monark amaca uygun hale geliyordu. Amaç tekti: milli hakimiyet. Ayrıca devrim öncesi argümanlarının kısıtlı olduğu her sorunun çözümü için Kanun-u Esasi’nin işaret edilmesi gibi bir indirgemecilikten ötürü eleştirilen devrimciler, argümanlarını geliştirmek bunun için de ortak aklı harekete geçirmek lüzumunu daha sık hissediyorlar. Geçmiş devrimcilerin seçkinler zümresine hapsolduğunu ve devrimin bu sebeple kolay yenilgiye uğradığını tespit eden cemiyet, halk içinde kök salmaya devrimden önce olduğu gibi sonra da önem veriyor. Gençliği kazanmaya özel önem veren cemiyet kadın hareketini destekliyor, fikir tartışmalarının yayılmasını akademik gelişim için uygun araçların yaratılmasını önemsiyor, henüz oluşan işçi sınıfının grev hakkından tutalım da hesapsızca zenginleşen azınlıkların ve sanayisiyle piyasamıza hakim olan yabancı güçlerin karşısında esnaf ve zanaatkarı koruyor, Mithat Paşa’nın Ziraat Bankası deneyimine yenilerini ekliyordu. Hatalardan ders aldığı gibi doğruları da sürdürmeye çalışan cemiyet geleneğe yaslanmanın hayatiliğini kavrıyor. Tarihi kendisinden başlatan bir çiğliğe düşmüyor. Tüm bunlar günümüz devrimcileri açısından çıkarılacak derslerle doludur.

İki yüz yıllık bağımsızlık ve özgürlük kavgamızın en önemli hamlelerinden birini yaparak Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi’ne yol açan 1908 Hürriyet ya da Temmuz Devrimi’mizin yıl dönümünü sessiz sedasız geçiyoruz. Türkiye’nin ilk Özgürlük Bayramı unutturulmaya çalışılıyor. Yeni nesil Jön Türkler’in pek yakında gerçekleştireceği İnkılab-ı Kebir’in ardından bayram olarak kutlanacak bugünde, o bayramlara kavuşmanın yöntemini tartışıyoruz. Resneli ve yoldaşlarını dağlara çıkaran koşulları ve hazırlıkları görmek 1908’i salt bir tarih tartışması olmaktan çıkaracaktır. Son söz yerine söyleyelim ki biz devrimin yıl dönümü olarak 24 Temmuz’u değil 23 Temmuz’u esas alıyoruz. Çünkü 23 Temmuz’da zaten Resnelilerin başlattığı isyan başarıya ulaşmış, meşrutiyet Selanik’te ilan edilmişti. Müstebit padişahın bunu ertesi gün çaresizce kabul etmesi değildir mesele. O meşrutiyeti ilan ettirmek esastır. TGB olarak gözümüzü o esasa dikiyoruz. Komitacı ruhuyla tarihe bakıyoruz, geleceğe yürüyoruz.

Gelecekte mutlaka Resneli olmak, Eyüp Sabri olmak, Hüseyin Tosun olmak belki de Ali Kabuli Bey gibi şehit düşmek var. Belki de vatanı en uzak ufuklara taşımak. Cemiyet nizamnamesine uyarak mührünü vatanın her köşesine vurma azmimiz ortak!

Komitacı, tüm vazifelere hazırdır bir 23 Temmuz günü ilan edilecek Hürriyet’in kavgasında.

Kaynakça;

1) Çiçek Hikmet, Dr Bahattin Şakir: Jöntürklerden İttihat ve Terakki’ye bir Türk Jakobeni, Kaynak Yayınları, İstanbul,

2) Ragıb Mustafa, Manastır’da Patlayan Tabanca, Bengi Yayınları, İstanbul, 2007

3) Bleda Mithat Şükrü, İmparatorluğun Çöküşü, Destek Yayınları, İstanbul, 2010

4) Resneli Niyazi, Hatırat-ı Niyazi, Örgün Yayınları, İstanbul, 2003

5) Temo İbrahim,İttihat ve Terakki Anılarım, Alfa Yayıncılık, İstanbul, 2013

6) Bilim ve Ütopya Dergisi, Gericilerin Ulu Hakanı 2. Abdülhamit, sayı 233