Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 22 Eylül 2018

Üste git

Üste

Teşkilât-ı Mahsusa’nın ruh ve inanç yapısını çözümleme denemesi – 1

Teşkilât-ı Mahsusa’nın ruh ve inanç yapısını çözümleme denemesi – 1

Teşkilât-ı Mahsusa’yı bilmenin ve anlamanın, emsalsiz bir mücadele vermiş kadronun, inanç yapısını açıklamak için yeterli olmadığını belirtmek isterim. Onları anlayabilmek için öncelikle içinden süzülüp geldikleri İttihat Terakki Cemiyeti’ni oluşturanların inanç ve ruh yapısını bilmek ve anlamak gerekir

Teşklât-ı Mahsusa’nın belgelerden ibaret, herhangi eğilimin iddiasını ispat etme amacı taşımayan ve gerçek hikayesi olan “Teşkilât-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları” adlı kitabımı okuyanların en çok merak ettikleri konu, o şartlarda, o işlere soyunanların nasıl bir ruh ve inanç yapısına sahip olduklarıdır. Bir şekilde bana ulaşabilenler en çok bu sorunun cevabını merak ettiler. Çoğu, bu ruha bugün de ihtiyaç olduğunu belirterek; “Hocam ne olur bunu yaz” diye ısrar ettiler.

Hamaset edebiyatı ile insanların yolunu şaşırdığı, adeta “şaşkın ördeğe” dönüştürüldüğü günümüzde, bunu yapmaktan daha kolay ne olabilir diye düşünenler, ısrar ederken benim hafif bir direnç gösterdiğimi de fark etmişlerdi. Çünkü insanları etkileyen hikayede, o günün şartlarında görev yapan kahramanlardan hiç kimsenin hakkının yenmemesi, hiç kimseye de hak etmediği bir payenin verilmemesi düşüncesindeyim.

Ayrıca hamasetin insanların istismarından başka bir şey olmadığını ve istismarcıdan başka kimsenin işine yaramadığını, yaşayarak öğrenmiştim. Bu çerçevede Osmanlı’nın son nesli olarak tanımlanan ve bu topraklarda var olmak adına mücadele verenlerin, uğruna mücadele ettikleri şeylere olan iman ve inançları kısaca ruh dünyaları, sadece bazı tespitlerle ortaya konulabilir. Bu nedenle açıklamaları, özetin özeti de olsa bazı tespitlerle yapmak gerekiyor.

KADRONUN İNANÇ YAPISI

O gün, dünyanın üçte ikisini hakimiyeti altında bulunduran güçlere karşı, onların koyduğu kurallarla mücadele eden ve onlara kök söktüren, burunlarını sürten bir kadroyu ve bu kadronun sahip olduğu inanç yapısını merak edenlere, bu yazı çok yavan gelebilir. Fakat çoğunun arzuladığını, onlara sadece ve sadece o günleri teneffüs etmiş şair ve romancıların verebileceğini hatırlatmak durumundayım. Maalesef günümüzde, bu vasıftakiler psikolojik harp unsuru olarak, yeni bir zihinsel yapı oluşturmak adına faaliyet göstermektedir.

Teşkilât-ı Mahsusa’yı bilmenin ve anlamanın, emsalsiz bir mücadele vermiş kadronun, inanç yapısını açıklamak için yeterli olmadığını belirtmek isterim. Onları anlayabilmek için öncelikle içinden süzülüp geldikleri İttihat Terakki Cemiyeti’ni oluşturanların inanç ve ruh yapısını bilmek ve anlamak gerekir. Fakat bunun da yeterli olmadığı bir başka gerçektir. Yine de İttihat ve Terakki’yi bilip anlamak için de onların doğup büyüdüğü, yetiştiği ve dönemin şartlarını ve yaşadıklarını bilmek gerektiği şeklinde bir tespit yaparak açıklamalarımıza başlayalım.

OSMANLI’NIN SON NESLİ

Bu tespitlerin ve onlara dayanarak yapacağımız açıklamaların anlaşılabilmesi, bir tarihi sürecin de hatırlanmasını zaruri kılar. Kısaca özetlemekten başka da çaremiz yok. Osmanlı’yı var edip, yaşatmak için yola çıkan son nesil, sahip oldukları iman ve inancı hiç şüphesiz içinde yetiştikleri toplumdan almıştır. Doğup büyüdükleri yıllarda toplumun yaşadıkları, kendilerini bir mücadele ortamında bulmalarının en önemli nedenidir. Dava dedikleri ve uğrunda mücadele ettikleri, zamanın şartları ve olayları gereği kıvrılıp bükülmüş, süreç içinde iki kola ayrılıp, kollar birbirinin karşısında dikilmiştir.

Hikâye, mücadele gücünü yitiren Osmanlı’nın durumuna çare aramak adı ile başlar. 17. Yüzyılda arayışlar sürerken, dönemin ilim ve fikir alemini oluşturan müderris ve din adamları, “Aslından uzaklaşıp yozlaştığımız için duraksadık, aslına dönersek çöküşten kurtuluruz” diyerek bir kurtuluş reçetesini özetledi. Bu aslında çevrede olup bitenlere bakma gereği duymadan, oturdukları yerden verilen bir hükümdü. Geleneklerinde de bu vardı. Gel gör ki çözümü Peygamber zamanındaki İslâm’a dönmek olarak sunan ekip, saraya ve devlete hakim oldu. Devlet ve toplum, krizi dindarlaşma ile çözmek için seferber oldu. Fakat dualarla düşmanın yenilemediği, en son II. Viyana’da görüldü ve imparatorlukta duraklama denilen dönem, gerilemeye evrildi. Tedavi sonuç vermediği gibi felakete yol açmıştı.

18. Yüzyılda bakışlar, dindarlıktan ve dini baskıdan kurtulup sürekli ilerleme gösteren ve üstünlüklerini arka arkaya sergileyen ve devletin batı hudutlarının ötesinde yükselen güce çevrildi. 19. Yüzyılın başında Padişah III. Selim ile birlikte yola çıkanlar, Batı’dan alacakları usullerle Osmanlı’nın tekrar eski günlerine kavuşabileceğine kesinlikle inanıyordu. Gel gör ki Napolyon, III. Selim ve izleyicilerini hayal kırıklığına uğrattı. Ayrıca halka din satanlar ellerine geçirdikleri nimetleri kolay kolay bırakma niyetinde değillerdi. Bilinen olaylar ve bilinen bir süreç.

İNGİLİZ EGEMENLİĞİ

Arayış içindekiler aynı dönemde İngiltere’nin keşfedilmesinde zorlanmadı. Gerçekte ise İngiltere, sömürgesi ve zenginlik kaynağı olan Hindistan yolunun yükselen güçlerin tehdidi altında olduğunu fark etmişti. Bu düşünce ile ve kendi politikalarını uygulayabilmek adına, İngiltere Osmanlı’yı keşfetmişti. Bu amaçla Akdeniz’de dolaşan donanması ile Kütahya’ya kadar ilerlemiş Kavalalı Mehmet Ali Paşa sorununu halletti. Boğaza 15.000 askerle yerleşmiş Rusları geri gönderdi. Osmanlı’nın canlanabilmesi için zorunlu olan reform çalışmaları Tanzimat’la taçlandı.

Tanzimat’a ve Tanzimat’ın getirmeye çalıştığı düzene inanan Osmanlılar (Tıpkı İkinci Dünya Savaşı sonrası, ABD’nin Avrupa’yı işgal gücünün Avrupa’da kalmasının kılıfı olan Komünizm tehdidi ve bu tehdide karşı kurulan NATO’nun bizi, Komünist Sovyetler Birliği saldırısına karşı koruyacağı ve küçük ABD yaratarak kalkınabileceğimize inanalar gibi) Batı’dan aldıkları eğitim ile görerek hayran kaldıkları Batı’nın durumuna Osmanlı’yı yükseltmek adına, (İngiltere’nin de ustaca sergilediği bir siyasetle); kurtuluşun İngiliz düşüncesi ile İngiliz modeli uygulanarak ve İngiliz himayesinde olacağına inandılar.

Ütopyaları, o gün dünya hakimi, güneş batmayan imparatorluk olan İngiltere olduğu için, bunun da ancak İngiliz himayesi ile mümkün olabileceğine inanmışlardı. Ütopyalarının ülkesi olan İngiltere’nin ilkelerine, politikalarına ve emirlerine hep sadık kaldılar. Hiç şüphesiz bu çizgide kırılmalar olmuştur. Ama bu çizginin hiç kırılmadan günümüze ulaşan kolları da mevcut. Bu satırları yazmadan önce Prof. Cahit Tanyol’un 2015 yılında yayımlanan, “Türünde Tek Devlet İngiltere” adlı kitabını okumuştum. Bu fikrin günümüze ulaşan kollarını anlamak ve tanımak için arzu edenler de okuyabilir.

Bu süreçte Osmanlı’ya dolaylı veya doğrudan askeri destek de sağlanıyordu. Kırım Savaşı bu anlamda zirvedir. Islahat fermanının yayınlanması, var olabilmek adına başlatılan modernleşme yolunda İngilizlerin koordinasyonunda ilerlemenin önemli adımlarından biridir. Kurtuluş için, yeni bir bürokratik düzene ve bunu uygulayacak bürokratlara ihtiyaç vardı. Bunu yapacak ve yürütebilecek kadroların yetiştirilmesi çalışmaları şekillendikçe, sürecin, eski düzenlerinin devamından yana olanlar tarafından hiç de hoş karşılanmadığı bir gerçektir. İçteki mücadele onlara karşı yapılıyordu. Bu tarihlerden sonra, gelişmeleri anlayabilmek, yükselen Avrupa’daki güçleri ve bu güçlerin kendi aralarında kurdukları düzeni, anlaşma veya çekişme şeklindeki ilişkilerini bilmekle mümkündür.

Kırım Savaşı’ndan sonra Rusya güç kaybetmiş, Karadeniz Ruslara kapatılmıştı. Ama kazanan tarafta İngiltere’nin yanında Napolyon sonrası kaybettiği gücünü tekrar toparlayan Fransa vardı. Fransa ve İngiltere bazı alanlarda müttefik olarak çalışırken, bazı alanlarda da çekişme halinde idiler. Akdeniz’de güç dengesi de kurulmuş gibiydi. Doğu Akdeniz’de üstünlüğü ele alan İngilizler, zaman içinde, eski gücünü elde etmeye başlayan Fransa’nın, Batı Akdeniz’de Afrika sahillerine uzanmasını fazla problem etmiyordu.

BAŞKENTTE ÇEKİŞME

Fransızlarla birlikte hareket edip Rusları Karadeniz’in kuzey sahillerine hapsetmiş olsalar da Osmanlı’nın eski göz ağrısı Fransızlarla Osmanlı’nın başkentinde çekişme halinde idiler. Osmanlının başkentinde derin İngiliz ve Fransız yapılanmasının varlığı ve ortak noktalarının olması, Osmanlı’nın modernleşmecilerinin de Fransız başkenti Paris ve İngiltere başkenti Londra’da çeşitli vesilelerle odaklandıkları bir gerçek. Ayrıca yurt dışında eğitim görenlerin bu çevrelerde bulunmasının da doğal olduğunu belirterek, az çok bilinen bir süreci anlatıp uzatmayalım.

Büyük güçlerin Akdeniz, İngilizlerin özelde Doğu Akdeniz politikalarına paralel, ilerideki bir başka gelişme; 19. yüzyılın ikinci yarısında doğu Akdeniz’de modernleşme yanlılarını kontrol ederken, modernleşme karşıtı güçleri kontrol altına alacak yeni çalışmaları da başlatmış olmasıdır. Şam-Bağdat çizgisinin kuzeyinde ve Arabistan Yarımadası’nda iki yeni versiyon tarikat (Nakşibendiliğin Halidi Bağdadi Kolu ve Vahabilik) devreye sokulmuş, Doğu Akdeniz’in merkezi olarak seçilen Mısır’da; yeni ve kontrol edilebilir bir İslâm için medrese ötesi dini yapılanmalar kurulmuştu.

İran, Afganistan, Bağdat ve Mısır merkezli uygulamaları yapan Hindistan ile de ilişkili olan ekip daha sonra kol atıp İstanbul’a ulaşmış ve tohumlarını ekmeye başlamıştı. Ekilen tohumlar Abdülhamit döneminde saraya nüfuz edip kökleşir ve meyveye dururken, Türk düşünce hayatında İslâmcılık akımı ve dini hayatında İngiliz versiyonu tarikatın (Nakşibendi Tarikatının Halit-i Bağdadi Kolu) Ortadoğu ve Doğu Anadolu yapılanmalarından sonra İstanbul yapılanmaları da sahne alacaktı.

Gerçekten Osmanlı için mücadele eden ve modernleşmeci olan kadronun İngiliz çizgisini sadakatle izlenmesinde yaşanan en önemli kırılmalardan biri, Midhat Paşa’nın akıbetinden sonra olmuştur. Midhat Paşa, İzmir’de kendisini tutuklamak için gelenleri günlerce izletti. “Şimdi emri aldılar, evine doğru geliyorlar” haberini aldıktan sonra, hanede bulunanlara tenbihini yaptı. Sığınmak için gittiği İngiliz konsolosluğunun kapı ve pencereleri sıkı sıkıya kapalı idi. Katillerine teslim olma niyeti yoktu ve başka bir kapıya yöneldi. Fransız konsolosluğu. Burada açılmayan bir defter var. Onu açıp pandoranın kutusunu ortaya dökerek yeni bir tartışma başlatmayalım ama meraklısını da fazla bekletmeden bir tespit yapalım.

TAHTTAN İNDİRENLER

Mithat Paşa’nın Abdülaziz’i tahtan indirip yerine tahta oturttuğu V. Murat’ın Mason olduğunu bilenler vardır da, bir Fransız masonu olduğu pek bilinmez. Zaten hasta deyip alelacele tahtan indirilip yerine Abdülhamit’in oturtulması da bu nedenledir. Gerçi V. Murat daha uzun yıllar sağlıklı, fakat sefil bir halde ve zaruret içinde yaşamına devam etmiştir.

Nedense onun tahtan indirilmesinden sonra tahta oturan kardeşi merhametli Sultan Abdülhamit’in şahsi servetinin fazlalığına rağmen, tahtı elinden alınmış, yoksulluk içinde yaşamaya mahkûm kardeşin hayatını bir nebze de olsa düzeltmek için kılını bile kıpırdatmamıştı. Eski padişahın yoksulluğu ve sefil durumu ta Parislerden duyulmuş ve kardeşlerine yardım için Paris Mason Locası etkinlik yapmıştı. Fransa, Mithat Paşa’yı teslim ederken, Kuzeybatı Afrika’daki işgalini kolayca Abdülhamit’e kabul ettirmişti. Mithat Paşa da bu önemli hatasının cezasını çekmek üzere, Abdülhamit’in elinde can vererek tarihe geçmişti.

İşte kırılma bundan sonradır. Bu tarihten sonra, Osmanlı’nın modernleşerek kurtulabileceğine inanan kadroların, modernleşmenin kaynağı olarak gördükleri yabancı devletlerden, herhangi birine güvenerek muvaffak olunamayacağına inanan bir fraksiyonu vardı. Bunlar sır değil. Çünkü o gün İstanbul’da görev yapan İngiliz elçisi bu konuda suçlandığı için hatıratını yazıp kendini savunmuş, bu savunma da yukarıdaki tepkiyi gösterenleri sakinleştirmek adına Osmanlıcaya çevrilerek yayınlanmıştı.

Amacımız bu sürecin tarihini yazmak değil bazı tespitlerle açıklama yapmak olduğu için biz yeni tespitlerle yolumuza devam edelim. Türk devriminin köklerini araştıranlar, yukarıda ana unsurlarını ile özetlediğimiz sürecin ayrıntıları içinde kaybolmadan ve ayrıntının ayrıntısı sayılabilecek kişi ya da olaylara saplanıp kalmadan yoluna devam edebilirlerse, Mithat Paşa sonrası açılan süreci sağlıklı değerlendirmek adına ellerinde bir çok verinin de bulunduğunu görebilirler.

Prof. Dr. Mehmet Bilgin