Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 21 Mayıs 2019

Üste git

Üste

Yorum Yok

TARİHSEL SAFLAŞMADA DÜNDEN BUGÜNE

TARİHSEL SAFLAŞMADA DÜNDEN BUGÜNE

Türkiye tarihi son 150 yıllık sürecinde bugüne dek uzanan bir saflaşmaya tanık olmuştur:İlericilik-gericilik. Bu tarihsel saflaşma her alanda karşımıza çıkmış taraflar saflaşmadan çıkan savaşımlardan çeşitli başarılar elde etmişlerdir. Gericilerin iktidarda oldukları dönemler karşıdevrimin en çok canlandığı ve önceki ilerici atılımların gasp edildiği dönemler olmuştur. Tüm bunların yanı sıra siyaseten atağa geçen gericiler kendi iktidarlarına dayanak oluşturmak üzere tarih yazımını baştan başa ele almışlar; nesnellikten uzak tahlillere öncelik tanımışlardır. Gerici ideolojilerin güçlendiği hangi döneme bakarsak bakalım “güç”ü elinde bulunduranların “vicdan edebiyatı”nı hortlattığını gözlemleriz. 1909’da 31 Mart Ayaklanması ve Abdülhamit’in devrilmesi, İstiklal Mahkemelerinde İskilipli Atıf hoca gibi emperyalizm destekçilerinin idamları, 27 Mayıs Devrimi’yle birlikte baskıcı DP yöneticilerine verilen cezalar, 28 Şubat sürecinde gerici iktidarın düşürülmesi vb. Verdiğimiz tarihlerin hepsiyle ilgili bugün hangi tarih çarpıtması kitabı, dergiyi, siteyi açarsak “suç”lu olanların üste çıkmak için çırpınışlarını duyarız. Tarihsel olayları geriye yürütmeye çalışarak gerçekliği kabul etmeyenler tarihin tozlu ve karanlık sayfalarında yok olmaya mahkum kalırlar. Bugün biz ilericilerin, “Gericiliğin Ulu Hakanı” olarak bahsettiğimiz Abdülhamit’in de kendisine rehber edindiği ve yazımızda üzerinde duracağımız isim vardır:Abdülaziz. İstibdat rejiminin ilericilerle amansız mücadele eden, onları sürgünlere, görevden alınmalara ve hatta idam sehpalarına kadar götüren ancak gericilerin gözünde “şehit ve mazlum padişah” olan Abdülaziz. Son yıllarda gerici tarih yazımının artmasıyla birlikte TRT’nin “En Uzun Yüzyıl” filmi ve Derin Tarih dergisinin Mayıs 2015 tarihli sayısı Abdülaziz’i güzellemek için ilericilere kin kusmaktan geri durmamıştır. Abdülaziz iktidarını hep birlikte inceleyelim:

İmparatorluk Sanayi Devrimi’ni gerçekleştirememiş, bunun yanı sıra teknolojik hamleleri de atamamıştır. Ülkenin öncesinde yaptığı ticaret anlaşmaları ve kapitülasyonlarla ekonomi çökme noktasına gelmiştir. Abdülaziz yanlıları ise yurtdışından silah ve gemi alımının askeri anlamda ülkeyi geliştirdiğini öne sürmektedir. Yeniyi, ileriyi savunmak bu koşullarda suç olmuş ve meşrutiyet tarafları idam, sürgün ve yasaklarla karşı karşıya kalmışlardır. Yıl 1867’dir. 4 yıl sonra baskıcı padişah yurda dönüş yolunu hürriyetperverlere açar. Peki, vatan özlemi çekenler İstanbul’da meşrutiyet isteklerini ifade edebilecekler midir? Abdülaziz 1873 yılında Gedik Paşa Tiyatrosu’nda oynanan “Vatan Yahut Silistre” oyununa Namık Kemal’i sürgüne göndererek ne kadar tahammül ettiyse meşrutiyet taraftarlarına da o kadar tahammül edebilecekti. “Vatan” isminin bile oyunun yasaklanması için yeterli olduğu dönemde Namık Kemal’in şu satırlarının geçmesi her şeyi özetlemekteydi:

“Bastı düşman göğsüne biz sağ iken

Arş yiğitler vatan imdadına”

OSMANLI’YA RUS YANLISI SADRAZAM

Sultan Abdülaziz tüm yaşananlar ışığında kendi devamlılığını sağlayabilmesi için Osmanlı’ya benzeyen bir büyük güce yaslanması gerektiğini bilmekteydi. Padişah’ın aradığı ülke Çarlık Rusya’sı idi. Rusya, Osmanlı gibi istibdat ve mutlakıyetle yönetilen, meşrutiyet rejimini savunanların göz açmasına ortam tanınmayan bir devletti. Abdülaziz bu gücü hoş tutmak için Rusya’ya yakınlığıyla bilinen Mahmut Nedim Paşa’yı sadrazamlığa getirdi. Nedim Paşa, Sultan’ı hiç utandırmayarak kısa zaman içerisinde Rus elçisi İgnatiyef’ten sonra ismi gelecek kadar Rusya’ya bağlanmış; hatta Osmanlı sadrazamının ismi Nedimof’a çıkmıştı. Sadrazam, ilericilere karşı boş durmamış; devlet adamlığında yükselen ve meşrutiyeti savunan Mithat ve Hüseyin Avni Paşa gibi isimlere baskıları arttırmıştır.

1870’li yıllar Osmanlı İmparatorluğu’nun içerisinde gericiler ve ilericiler çatışmasının yoğunlaştığı yıllardır. İstibdat ve mutlakıyet rejimini Abdülaziz sürdürmekte ısrarcı olarak Rusya’yı yanında tutmuştur. Dönem İngiltere ve Fransa’dan gelen meşrutiyet havasının Osmanlı’yı titrettiği zamanlardır. Osmanlı aydın ve ilericileri meşrutiyeti ilan edip istibdat rejimini kaldıracakları günleri heyecanla beklemektedir. Ancak meşrutiyet rejimini savunanları İngiltere ve Fransa’dan talimat almakla suçlayan sözde tarihçiler II.Meşrutiyet’in ilanı esnasında İngiliz Dışişleri Bakanı Edward Grey’in yazdıklarını örtbas etmeye çalışmaktadır:”Fakat, şimdi Türkiye bir anayasa yapar, parlamento kurar ve hükümet şeklini değiştirirse, Mısırlılar da bir anayasa isteyeceklerdir. Bizim bu kuvvete karşı koymamız çok güç olacaktır. Şayet Türkiye’de anayasa iyi işler ve Türkiye’de işler iyi giderse, Mısır’da ayaklanmalar olacaktır. Bu vaziyette bizim durumumuz çok garip kaçacaktır.”

TALEBE MEDRESELERİNDEN YAKILAN KIVILCIM

Osmanlı’nın uçuruma sürüklenişi ancak meşrutiyeti ilan ederek sağlayabileceklerini öngören Mithat ve Hüseyin Avni Paşa, Abdülaziz’in ikna olmayacağı kanaatine vararak; Padişah’ı devirmenin sivil kanadını Mithat Paşa, askeri kanadını Hüseyin Avni Paşa örgütleyecektir. Önceleri Abdülaziz’e meşrutiyet talebinde bulunan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin nasıl sürgüne gönderilip dağıldığını görmüşlerdir. İstanbul’da ilericilerin Sultan’ın hal’ini konuştuğu günlerde medrese talebeleri arasında da hareketlenmeler vuku bulmuştur. 1865 yılında örgütlenmelerine başlayan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin öğrenciler üzerinde tesirinin yansımasıydı bu. 10 Mayıs 1876 tarihinde Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye medreselerinden yürüyüşe başlayan yaklaşık 3 bin kadar kalabalık “Ders okumayacağız, felaketlere bir çare bulacağız. Sadrazam ve şeyhülislamı istemeyiz.” diyerek taleplerini haykırırlar. Talebelerin ayaklanmasından korkan padişah; Hüseyin Avni Paşa’yı seraskerliğe,(askerlerin başı, bugünkü Genelkurmay Başkanlığı’na denk düşmektedir) Şuray-ı Devlet(Danıştay) başkanlığına Mithat Paşa’yı getirmiştir. İki meşrutiyet yanlısı devlet adamının önemli görevlere getirilmesi süreci hızlandırmıştır.

İstanbul’da Abdülaziz’e karşı bir hareketin başladığı ve büyüdüğü belli çevrelerce bilinmektedir. Ancak gerici tarihçilerimize göre “mazlum” padişahın kibri onun sonunu da beraberinde getirmiştir. Abdülaziz’in o günlerde çevresine “Kendi beslediğim asker beni mi devirecekmiş?” dediği iddia edilir. 1884 yılında Mithat Paşa ile birlikte Taif zindanlarında boğularak öldürülen Mahmut Celalettin Paşa da Abdülaziz için şöyle yazmıştır:”Ancak Sultan Abdülaziz’in kibir ve bencilliği öyle bir noktaya varmıştı ki, nedimleri ve yakınları değil, annesinin bile olan bitenin iç yüzüyle ilgili tek harf söylemeye gücü yetmiyordu. Hele hakkında bir kötü niyet lafı etmeyi kimse göze alamıyordu.” Kibirli ve baskıcı padişah iktidarda son günlerinin geldiğinden bihaberdi.

MİLLETİN SELAMETİNİ SAĞLAMAK İÇİN…

29 Mayıs 1876 tarihi bir devrin kapanıp yeni bir devrin açıldığı tarih olmuştur. Donanma Dolmabahçe Sarayı’nın dibine demirlemiş, Süleyman Paşa’nın komutasındaki askerler Abdülaziz’i almak için beklemektedir. Gericiler ordunun Hüseyin Avni Paşa tarafından kandırılarak oraya getirildiğini ve Abdülaziz’i devirmek şöyle dursun onu bozguncu hareketlerden korumak üzere Dolmabahçe’ye geldiğini yazarlar. Dolmabahçe Sarayı’nı 29 Mayıs sabahı çevreleyen askerler öncesinde komutanları Süleyman Paşa’ya sormuşlardır:

“Nereye gideceğiz ve ne yolda sarf-ı hamiyet edeceğiz?

-Süleyman Paşa:Saraya gideceğiz milletin selametini sağlayacağız.” diyerek karşılık vermiş olması gerçekliği gözler önüne sermektedir. Bunun yanında padişahı koruma niyetiyle giden ordunun silahlarını saray dışına yöneltmesi beklenir. Ancak donanma topları ve askerin namluları saraya doğrulmuş vaziyette, Abdülaziz’in herhangi mukavemet göstermesine karşın kararlılıkla beklemektedir. Yeni Osmanlılar Cemiyeti kurucularından ve Abdülaziz’in devrilmesini planlayanlardan Harp Okulu Komutanı Süleyman Paşa 29 Mayıs sabahını şu şekilde aktarmıştır:”Öğrenciler(Harp Okulu öğrencileri) şevk ve gayretlerinden ne yapacaklarını bilemezler ve böyle bir teşebbüsten çıldırırcasına mutluluk duyuyorlardı.” Bizim gericilerimiz tarihi yeniden, kendi dilleriyle yazacakları için Süleyman Paşa’ya da kulak tıkamışlardır. Malum Süleyman Paşa’nın kaleme aldığı Türk tarihini öven ve kahramanlıklarını yazdığı “Tarih-i Alem” kitabını da II.Abdülhamit yasaklatacak; kitabın basımı ancak 1911’de İttihat ve Terakki’nin etkinliğini arttırdığı yıllarda yeniden basılabilecekti. Gerici ideoloji halkı uyandırıp harekete geçirecek en ufak bir kıpırdanmadan bile korku duyuyordu.

Abdülaziz’in Dolmabahçe Sarayı’ndan alınıp Topkapı Sarayı’na götürülmesiyle birlikte top atışları eşliğinde V.Murad’ın padişahlığı ilan edilmiştir. Sultan Murad Dolmabahçe’ye getirilerek “Padişahım çok yaşa, millet çok yaşa” sloganlarıyla tebrikleri kabul etmiştir. Millet tüm gün oyunca coşku içerisinde sevinç gösterilerinde bulunmuştur.

CUMHURİYET’E SALDIRININ ARGÜMAN ÜRETİM MERKEZLERİ

Devrik Sultan Abdülaziz’e bugün sadece siyasi anlamda övgüler düzülmemektedir. Abdülaziz’in Topkapı Sarayı’nda gözetim altında tutulduğu günlerde çekilen bir fotoğraf gerçekleştirilen taht değişikliğinin karakterini göstermesi bakımından önemlidir. Fotoğrafta iki saray görevlisi halkın gündelik yaşamda giymiş olduğu kıyafetleri Abdülaziz’e giydirip iki yanında durarak kollarını Abdülaziz’in omuzlarına dayamışlardır. Gericiler bu fotoğrafa “garip kıyafetler giydirilen sultana saray görevlilerinin laubaliliği” diyerek tepki göstermektedir. Ancak bu fotoğraf baskıcı bir padişahı devirenlerin zaferini, gelecek günlerde halka dayanan yönetimin kurulacağını müjdeler cinstendir. 1908 Devrimi’nin fitilini ateşleyecek Resneli Niyazi’nin belirttiği gibi “Millet hürriyeti zorla alacaktır.”

image

TRT’nin son yıllarda hazırlattığı diziler, belgeseller ayrı ayrı incelenirse Cumhuriyet’e saldırının merkezini teşkil etmektedir. Yayınlanan “En Uzun Yüzyıl” filmi Abdülaziz ve Çerkez Hasan övgüleriyle dolu olup ilericiliği savunan Hüseyin Avni ve Mithat Paşalara kin kusmaktadır. Vicdan, Abdülaziz ve Çerkez Hasanlar için boy gösterirken Hüseyin Avni Paşa’nın katli ve Mithat Paşa’nın acı dolu ölümünde kararmaktadır. “En Uzun Yüzyıl” filminin başkarakterini oluşturan Çerkez Hasan, Abdülaziz’in kayın biraderi ve Sultan’ın en güvendiği adamlarından biridir. Abdülaziz’in tahttan indirilmesine ve ardından ölümüne tahammül edemeyip meşrutiyetin ilan edilmesi adımlarına karşı çıkarak sorumlu gördüğü yeni yönetimin kabine toplantısını basar. Baskında Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Hariciye Nazırı Raşid Paşa’yı katleder; kendisi de idam edilir. TRT, katledilenlerin tarihteki ilerici rollerini görmez, gözler kenetlenmiştir. Kanımızca Çerkez Hasan övgüsü buradan ileri gelmektedir. Tarihin akışını durdurmaya çabalayanlar, akışın şiddetine dayanamayarak yok olmuşlardır.

Derin Tarih dergisinin tüm sayılarını, TRT’nin son yıllardaki dizilerini takip edersek hepsinin “gericiliği göklere çıkarmak” misyonunu işlediğini görmekteyiz. Bu anlayışlarla hareket eden tarihçiler de tarihsel olayları çarpıtmakta tarihlerin varlığını dahi inkar edecek noktaya gelmişlerdir. Gericiliği bugün de hortlatmaya çalıştıkça Cumhuriyet Devrimi’ne ve o devrimi yaratan birikime savaş açmışlardır. Devrim birikimimize düşmanlık taslayanlara en başta Türk gençliği olarak kalemlerimizi kitaplarımızı alıp karşı çıkanlar biz olacağız.

İbrahim Eşref

derinaziz
abdlz