Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 23 Şubat 2018

Üste git

Üste

Yorum Yok

ŞU BOĞAZ HARBİ NEDİR?

ŞU BOĞAZ HARBİ NEDİR?

Troya Destanı’ndan yaklaşık üç bin yüz sene sonra, aynı topraklarda yazılan başka bir destan…Şan ve şöhret arzusuyla denizler aşan büyük Yunan savaşçısı Achilleus’un, yüksek surların ardındaki halkına umut olan Troya Prensi Hektor’un, Paris’e olan aşkı için iki devleti karşı karşıya getiren Helen’in ölümsüzleştiği topraklarda bambaşka değerler uğruna, Seyit Onbaşıların, Bigalı Mehmet Çavuşların, Yarbay Mustafa Kemallerin ölümsüzleştiği büyük savaş…

Osmanlı Devleti’nin Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yanında savaşa dahil olması, Saraybosna’da fitili ateşlenen Avrupa merkezli savaşın, Doğu’ya kayarak bir dünya savaşı haline gelmesini sağladı. Çanakkale Muharebeleri, Birinci Dünya Savaşı içerisinde sonuçları itibariyle yalnızca Osmanlı Devleti’nde değil; tüm aktörlerinde büyük toplumsal dönüşümlere neden oldu.

Zorunlu Müttefik

Osmanlı Devleti, jeopolitik konumu dolayısıyla merkezi bir durumdaydı. Bu konumu nedeniyle de özellikle 19. Yüzyıldan bu yana süregelen birçok çatışmanın da odak noktasındaydı. İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın Karadeniz ticaretinde çok önemli bir yer etmesi, İstanbul’un tarihi ticaret yollarının kesiştiği bir konumda olması, bu boğazların askeri ve ekonomik önemini daha da arttırıyordu. Ortadoğu’nun zengin petrol kaynaklarının ve İngiliz sömürgelerine giden yolların Osmanlı sınırları içerisinde yer alması, ekonomik çıkarların her şeyin üstünde tutulduğu bu emperyalist paylaşım savaşında Osmanlı’nın tarafsız kalamayacağının göstergesiydi.

Osmanlı Devleti yaklaşmakta olan büyük savaşın er ya da geç kapısını çalacağını görüyordu. İttihat ve Terakki hükümeti savaştan önce “hasta adam”ı yaşatmanın telaşı içinde neredeyse bütün büyük devletlerin kapısını çalarak ittifak aradı.1 Gerek belirli ittifak ve paylaşımların önceden yapılması gerekse Balkan Harbi’nde alınan netice ile Osmanlı’ya güvenin iyice azalması, bir sonuç alınamamasına neden oldu. Kaybedilen Balkan Harbi’nden sonra istikrarsız Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığını teminat altına almak için Türkiye’nin savunma kabiliyetinin yeniden tesisi iktidarın yeni sahiplerinin – 23 Ocak 1913 günü, başını Enver Paşa’nın çektiği, Talat Paşa’nın da katkısı bilinen bir avuç İttihatçı gönüllüyle Bab-ı Ali baskını düzenlenir. Hükümet devrilir.2 Yepyeni bir düzenin kuracağı aşikar olan bu ilerici girişlim ordudan işe başladı. Burada atılım yapmak herşeyden önemliydi. Bu yüzdenTürk yönetimi, bu görev için 19.yy’ın başından beri ordunun modernize edilmesi konusunda faydalandığı Almanlardan yardım almaya karar verdi. Bu konuda Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa, Harbiye Nezareti’nin çeşitli dairelerini, Genelkurmay’ı, askeri okulları ve silah fabrikalarını yeniden teşkilatlandırmak, ordunun mevcudiyetini azaltmak ama kalitesini iyileştirmek istiyordu.3

Osmanlı yönetiminin istekleri Almanların emperyal çıkarlarıyla da örtüşüyordu. Bu durum farkedilmesine rağmen ‘Denize düşen yılana sarılır’ misali göz yumuldu. Bu sayede Osmanlı Devleti içerisinde Alman nüfuzu giderek artacak, ekonomik yatırımlar – En önemlisi Bağdat demiryolu projesiydi. – güvence altına alınacaktı. Buna bir de İngiliz tersanelerinde yaptırılan ve tüm taksitleri ödenen Türk zırhlıları Sultan Osman ve Reşadiye’nin İngilizlerce müsadere edilmesi de eklenince Osmanlı Devleti açısından başka bir seçenek kalmıyordu. Osmanlı’yı savaşa sokan hamle, İngiliz takibinden kaçan Alman Akdeniz Filosu(MMD)’na ait Amiral Souchon komutasındaki Goeben ve Breslau adlı iki savaş gemisinin, savaşın patlak verdiği günlerde Türkiye’ye sığınması oldu. Türk hükümeti gemileri satın aldığını ve adlarının ise Yavuz Sultan Selim ve Midilli olarak değiştirildiğini duyurdu. Gemilere Türk bayrağı çekildi; personeline ise Osmanlı fesi giydirildi. Bir süre İstanbul’da demirli kalan gemilerin komutanı Amiral Souchon, Yavuz ve Midilli’nin Karadeniz’de talim yapma iznini 25 Ekimde Enver Paşa’dan kopardı. Karadeniz’e çıkan Osmanlı donanmasının Yavuz ve Midilli zırhlıları 28-29 Ekim’de Sivastopol ve Odesa limanlarını topa tuttu. Bu aslında Rusya’ya savaş ilanıydı. Yansızlık ihlal edildi ve Osmanlı savaşa girdi.4

Savaşın zamanlaması konusundaki yanlışlık ve Almanlara verilen yetkilerin aşırılığı tartışmalı olmakla birlikte esas itibariyle kendisini paylaşmak için başlayan bir savaşın dışında kalamazdı Türkiye. Bunun aksini ifade etmek kadar tarihsel manada gülünç bir durum olamaz.

Türk Ulusunun Harcı Çanakkale

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeki yıllar, Osmanlı toplumunda önemli dönüşümlerin de filizlenmeye başladığı yıllardı. İşte Çanakkale ruhu diye adlandırdığımız kavram, bu dönüşümün Türk toplumundaki ilk karşılığıydı. İlerleyen yıllarda Cumhuriyet ile taçlanacak olan büyük bir bağımsızlık savaşının tohumları, Hilal-i Ahmer’in sahra çadırlarında, neferlerin düşman topları altında kaşık salladıkları şekersiz üzüm hoşaflarında, Anadolu’nun çeşitli köylerinden gönderilen işlemeli mendillerde atıldı.

Abdülhamit istibdadının tezahürleri, telafisi mümkün olmayan kayıplara neden olmuştu. İttihatçı karşıtı – İngiltere ve Fransa yanlısı – Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın ordunun içindeki “Halaskar Zabitan” denilen grupla işbirliği sonucu Balkanlar kaybedilmişti.5 İttihatçıların 23 Ocak 1913 günü yönetime el koyması önemli bir dönüm noktasıdır. 1914 yılında binden fazla yüksek ve orta rütbeli subay ordudan çıkarıldı. Subayların yapısı belirgin şekilde değişmişti.6 Bir kararnameyle Osmanlı askeri geleneğinden tamamen kopan ve geleceğin milli ordusu için büyük önem taşıyan bir uygulama da yürürlüğe kondu. Bundan böyle subaylar sultanın huzurunda bile önce kendi alay sancaklarını ve sembollerini selamlayacaklardı. Böylece sultan esas sadakat sembolü olmaktan çıkarılıyordu. Bu,
ordunun sultanın değil, milletin ordusu olduğunun sembolik ilanıydı. Kurucu ideoloji önce orduda somutlanıyordu. Sırada savaş meydanları vardı. Kaldı ki sultanların orduları bu savaşta dağılmış, Türk ordusu, devleti yenilse de bu savaştan yenik çıkmamıştı. Karakterini Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda kazanmıştı.

Çanakkale Muharebelerinde yaratılan ruhta en önemli pay, kuşkusuz yeni nesil subaylardaydı. Harp Okulu kapatıldıktan sonra sınıflarına göre subay adayı ya da subay vekili olarak cepheye gönderilen bu vatansever gençler, neferlerin komutanı olduğu kadar öğretmeni de olmuşlardı. Bütün fikir, inanç ve duygularını milliyetçilik kalıbına dökmüşler oradan Cemiyet’in çıkardığı siyasi programı savaş cephelerinde savunmuşlardı. Kimi zaman çarpışmanın olmadığı gecelerde gaz lambaları altında birer öğretmen, kimi zaman da başka bir okuma yazma bilene yazdırılan bir mektubu sahiplerine okuyarak ailelerinden biri olmuş, cepheyi tam anlamıyla bir okula çevirmişlerdi.

Bu komutanlar tarafından eğitilen neferlerin de onlardan aşağı kalır yanı olmazdı elbet. Düşman çizmelerinin çiğnemediği bir vatanda yaşama arzusu gözlerine yansıyor, sarsılmaz bir iradeyle on binlerce ton çeliğin karşısında bedenini siper ediyordu. Yarbay Mustafa Kemal, Çanakkale’de Bombasırtı’ndaki siperlerde savaşan Türk askerinden şöyle söz etmiştir: “Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı vak’asını anlatmadan geçemeyeceğim. Mütekabil siperler arasında mesafeniz sekiz metre… Yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına kamilen düşüyor. İkincidekiler onların yerine geçiyor. Fakat ne kadar şayanı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz! Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur(zayıflık, ümitsizlik) bile göstermiyor. Sarsılmak yok.”7

Çanakkale’de gösterilen kahramanlık destanı Anadolu’ya git gide yayılıyordu. Başkomutanlık ilke olarak her gün Çanakkale Savaşı ile ilgili kısa bir bildiri yayımlıyordu. Çanakkale’nin sözlü tarihi hastanelerden evlere, dükkanlara, sokaklara, kahvelere, hastanelerin bulunduğu şehirlerden Anadolu’ya yayılıyordu.8 Anadolu halkı tabi ki durmayacak ve daha önce örneği görülmemiş bir şekilde Çanakkale Savaşı’na cephe gerisinden büyük destek verecekti.

Müdafaa-i Milliye Cemiyet, Donanma Cemiyeti, Osmanlı Güç Dernekleri, Türk Gücü Cemiyeti gibi örgütler, başta orduya mali yardım olmak üzere, halkı bilinçlendirmek, milliyetçilik fikrini yaymak, gençliği çeşitli sporlarla askerliğe elverişli şekilde yetiştirmek, hastaneler ve dispanserler kurmak gibi amaçlarla kurulmuşlardı. Çeşitli bağış kampanyalarıyla ordunun ihtiyacı olan malzemenin ve teçhizatın alınması bu cemiyetlerin en önemli bir diğer işleviydi. Böylelikle halk, ordunun bir kısmını da olsa doğrudan kendisi kuruyordu. Orduya asker olmak başka şey, dişinden tırnağından arttırdığını bağışlamak başka şeydi. Böylece ordu ile halk arasında kıymetli bir bağ oluşturuluyordu.9

Kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla Türk milleti, elinde avucunda ne varsa Çanakkale için sarf ediyor; ortaya çıkan birlik ve dayanışma ortamı, büyük zaferin müjdesini veriyordu.

Boğaz’ın Ötesi

Birinci Dünya Savaşı içerisinde ayrı bir yere sahip olan Çanakkale Muharebeleri, 9 Ocak 1916 tarihinde son İngiliz gemisinin Seddülbahir’den ayrılmasıyla sona erdi. Sonuçları, etkisi bugün bile hissedilen büyük olaylara neden oldu.10

Çanakkale Muharebeleri’nin, modern Türkiye’nin oluşmasında çok önemli bir yeri vardır. Muharebelerin kazanılmasına rağmen kaybedilen Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’ni imzaladı ve İtilaf Devletlerinin işgaline uğradı. 12 Kasım 1918 günü, ötesini görmeyi hayal bile edemeyen müttefik donanması, gazi tabyaların sükuneti altında Çanakkale Boğazı’na giriş yaparak 13 Kasım’da İstanbul’u işgal ettiler.

Çanakkale’nin havasını bir kez soluyan Türk milleti, karış karış işgale uğrayan topraklarını kurtarmak için aynı kararlılıkla “Milli Mücadele” ye başladı. Çanakkale’de savaşan komutanların büyük bir bölümü, işgal sonrası Anadolu’ya geçerek vatan kavgasına devam etti. Çanakkale ruhu, Kuvay-i Milliye’nin doğuşuna zemin hazırladı ve Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal’in önderliğindeki Milli Mücadele Anadolu’nun dört bir yanına yayıldı. 4 yıl süren Milli Mücadele dönemi, 9 Eylül 1922’de İzmir’in Yunan işgalinden kurtarılmasıyla son buldu.

24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nın ardından 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Yeni Türkiye’nin önsözü” olarak bahsettiği Çanakkale, içerisinde emeği, fedakarlığı, kardeşliği ve vatan sevgisini barındıran büyük bir “diriliş” destanı olarak tarihteki haklı yerini aldı. Seyit Onbaşı aslında memleketin yüzyıllık tüm sorunlarını kaldırıp atmıştı düşmanın üstüne. Mehmet Çavuş’un vermediği siperler, bir sonraki neslin geleceğinden başka birşey değildi. O yüzden çıkarmadan önce Asteğmen Muharrem’in küçük birliğine yaptığı konuşma dirilmeye işaretti.

Çanakkale Muharebeleri’nde Osmanlı kuvvetleri 55.000 şehit, 250.000 kayıp verdi.11 Bu büyük zafer, Türkiye’nin İkinci Meşrutiyet ile yetiştirdiği genç ve eğitimli nüfusun yitirilmesiyle kazanıldı. Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye, bunun eksikliğini büyük oranda hissedecek ama on yılda yaratılan on beş milyon Çanakkale neferi, sosyal, kültürel ve ekonomik alanda büyük değişimlerin öncülüğünü yapacaktı.

Çanakkale Muharebeleri özelinde farkına varılan bir diğer nokta da yüzyıllardır ezilen, “kaba”, “cahil” olarak nitelendirilen Anadolu köylüsünün başvurulacak tek güç, kurtuluşun tek dayanağı olduğu gerçeğidir.12 Gerçekten de cephe gerisinde gösterilen eşine rastlanmamış bu fedakarlık ilerleyen dönemlerde Türk aydınının dikkatini Anadolu köylüsüne çekti. Çanakkale’den önce aydınlar içerisinde “Halka Doğru”, “Köycülük” gibi yeni filizlenen akımlar söz konusu zaferle birlikte daha değerli girişimlerin önünü açacak, bu yöndeki çabalar en büyük saygı unsuru olacaktı.13 Anadolu insanını bilinçlendirmek ve milli değerleri onlarla bütünleştirmek amaçlanıyordu. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura bu akımın en önemli temsilcileriydi. Mehmet Emin ve Ömer Seyfettin gibi isimler dilde sadeleşmeyi savunuyor ve Anadolu halkının tercümanı olma görevini kendilerinde görüyorlardı. Bu yazarlar eserleriyle topluma yön veriyor, onu Türk miliyetçiliği etrafında kenetliyordu. Bu, Milli Mücadele Dönemi ruhunun da zeminini oluşturuyordu. Türk-Kürt ayrımı yapmadan gelen obüs mermilerinin altından birbirinin ‘alt kimliğini’ sorgulamadan omuz omuza direnenlerin yarattığı ruh, yeni bir toplumu biçimlendiriyor, milleti yaratıyordu.

Geçmişe mi saplanıyoruz, geleceği mi savunuyoruz?

Tarih, zaferlerinin sarhoşluğuna ya da mağlubiyetlerinin kinine saplanıp kalalım diye değil; aksine dersler çıkartıp geleceğe ışık tutalım diye var. Çanakkale, bugünü anlama noktasında bize eşsiz bir örnek sunuyor. Tabi ki bu örnek, bize çok önemli görevler de yüklüyor.

Öncelikle 2015’in kimlerin yüzüncü yılı olduğu bir hesaplaşma konusudur. Ermeni meselesinde ‘soykırım’ dayatmaları emperyalizmin silahıysa yasaklanan Çanakkale siperleri de gençliğin mevzisidir. Yeniden mevziye girme bilinciyle yazıyoruz çiziyoruz, yapıyoruz.

Selahattin Demirtaş gibileri Türk ve Kürdün en son Çanakkale’de birlikte olduğunu söyleyedursun. Çanakkale’de kardeşliğin tadına varanlar, birliğin destanını birlikte yazanlar yeniden birlik umuduyla yarını yaratacaklar. Suni teşebbüslerini olgu sayan Demirtaşlar aslında Türk ve Kürdün hiç ayrışmadığını göremiyor. Tıpkı Karen Fogg gibi AB komiserlerinin ‘Türk gençliğini milli kimliğinden, tarihinden koparın’ buyurduğu halde kopmak şöyle dursun daha çok sarıldığımızı göremedikleri gibi.

Çanakkale’ye General Hamilton’ın, Churchill’in, emperyalizmin baktığı yerden bakarsak, onu anlayamayız, gerçeği göremeyiz. Çanakkale’yi ancak Albay Mustafa Kemal’in, Yarbay Hüseyin Avni’nin baktıkları yerden bakarsak anlayabiliriz. Görmemiz gereken en önemli nokta, Çanakkale için yüz binleri ölüme götüren neden ile bizleri bugün mücadele etmeye sevk eden nedenin, vatan savunması olduğu gerçeğidir. Çanakkale’den 100 sene sonra bugün, vatanı emperyalistlerden ve işbirlikçilerinden savunma görevi bizlere düşmektedir. Karşımızdaki kuvvetin büyüklüğüne aldırmaksızın daha önce olduğu gibi bugün de arkalarına bile bakmadan kaçacaklarını biliyoruz. Üzerimizdeki görevin bilinciyle, yeni Seyit Onbaşılar, Bigalı Mehmet Çavuşlar yaratıyoruz. Ardımızda bıraktığımız büyük eylemler, üniversitelilerin cepheye koşma serüveninin tezahürüdür. 1915’te mezun vermemiş okulların öğrencileriyiz bu toprakların yeni toplumsal krizlere ve büyük çözümlere gebe olduğunu bilerek atıyoruz adımlarımızı. Son sözü Mustafa Kemal’e bırakıyoruz: ‘Devlet yenilse bile millet yenilmiyor. Milletimizin yaşama kabiliyetine güvenin!’

Uğurcan Yardımoğlu/Kubilay Köse

DİPNOT:

1. Cüneyt Akalın, Birinci Paylaşım Savaşının Kanlı Serüveni, Teori, Kasım 2014, syf.10
2. Orhan Koloğlu, Savaşın Üç Paşası:Talat,Enver,Cemal, Atlas Tarih, 1.Dünya Savaşı Özel, syf.35
3. Klaus Wolf, Gelibolu 1915, syf.35
4. Cüneyt Akalın, Birinci Paylaşım Savaşının Kanlı Serüveni, Teori, Kasım 2014, syf.11
5. Orhan Koloğlu, Osmanlı Tarafsız Kalabilir Miydi?, Atlas Tarih, Aralık 2014, syf.88
6. Oktay Yıldırım, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Ordunun Doğuşu, Kasım 2014, syf.43
7. Haluk Oral, Anzakları İlk Önce Onlar Durdurdu, Atlas Tarih, 1.Dünya Savaşı Özel, syf.50
8. Turgut Özakman, Diriliş, syf.520-521
9. Oktay Yıldırım, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Ordunun Doğuşu, Kasım 2014, syf.42
10. Turgut Özakman, Diriliş, Bilgi syf.546
11. Cüneyt Akalın, Birinci Paylaşım Savaşının Kanlı Serüveni, Teori, Kasım 2014, syf.16
12. Mehmet Ulusoy, Türk Devrimi ve Milliyetçilik, Kaynak; syf. 131
13. Mehmet Ulusoy, Türk Devrimi ve Milliyetçilik, Kaynak; syf. 131