Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 24 Temmuz 2019

Üste git

Üste

Yorum Yok

ORTADOĞU PETROLLERİNE UZANAN EMPERYALİST ELLER

ORTADOĞU PETROLLERİNE UZANAN EMPERYALİST ELLER

Ortadoğu, çeşitli uygarlıkların boy attığı, farklı kültürlerin kaynaştığı, Doğu ve Batı, Kuzey ve Güney, gelişmiş veya az gelişmiş ulusların az veya çok buluştuğu, petrol zenginlerinin yer aldığı, çatışmalarının ve uzlaşmazlıkların eksik olmadığı; Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının birleştiği, Boğazlar aracılığıyla Karadeniz’i Akdeniz’e, Süveyş Kanalı ile de her iki denizi Hint Okyanusu’na bağlayan stratejik konumda bir bölgedir.

Dünyada bilinen petrol rezervlerinin %65’inin burada bulunması, üç kıtayı birleştiren kara ve demir yollarının düğüm noktası olması ve deniz ticaret yollarının ve geçitlerinin büyük kısmını kontrol etmesi Ortadoğu’nun stratejik anlamda sahip olduğu en büyük değerlerdir.[1]

Bu sebepledir ki yaklaşık iki asırlık bir süredir Ortadoğu’da bu stratejik değerlere sahip olma savaşları verilmektedir.

Özellikle son yıllarda Ortadoğu’da Suriye ile emperyalist destekli IŞİD, ÖSO ve YPG arasında devam eden savaş Ortadoğu’yu fiilen bölmüş durumda. Suriye ile Türkiye sınırına yakın bölgelerde hakim olan YPG ve daha güneyde hakim olan IŞİD adeta kendi rejimlerini uygulamaktalar. Bu süreçte konuşulan en önemli konu, Suriye’nin resmen parçalanması.

Türk Ordusu’nun Suriye’ye girip girmemesi tartışılırken buradaki emperyalist emellerin tarihsel kökenlerine inmede ve Türkiye’nin bu konudaki izlediği politikaları hatırlamada büyük fayda var.

Islahat Fermanı’nın getirdiği haklar sayesinde azınlıkların artık Osmanlı’da okul açabilmeleriyle birlikte Suriye ve Lübnan’da ayrılıkçı Arap milliyetçiliği hızla artmaya başlamıştı. Bu durum da emperyalistlerin eline geçmiş büyük bir fırsattı.

Burada kurulan Sanat ve İlimler Cemiyeti, Şarkiyat Cemiyeti ve Suriye İlim Cemiyeti ile bu ayrılıkçı hareketin örgütlenmeleri gerçekleştiriliyordu. Fikirlerinin hızla yayılması için “Hadikat-ü Ahbar” isimli bir gazete de çıkarılmaya başlanmıştı.

93 Harbi’nden Osmanlı’nın yenik ayrılmasıyla Arap milliyetçilerinin faaliyetleri daha da artmaya başlamıştı. Şam’da gizli bir kongre gerçekleştirilerek Suriye’nin bağımsızlığının ilan edilmesine karar verilmişti. Hatta Mısırlı Osman Bey’in kaleme aldığı ve Suriye ile Lübnan’da dağıtılan beyannamede, Araplar isyana davet ediliyordu. Bu ayrılıkçı harekete Fransa’nın Beyrut Konsolosluğu’ndan da büyük bir destek geliyor, olayları adım adım Fransa Dış İşleri Bakanlığı’na bildiriyorlardı.

Sultan II.Abdülhamit, Suriye Valiliğine atadığı Ahmet Paşa aracılığıyla olanları yakından takip ediyordu. Bu cemiyetlerin çıkardığı gazetelere büyük sansür uygulanırken, Amerika ve Mısır gibi ülkelerden gelen Arap milliyetçilerin çıkardığı gazetelerin de ülkeye sokulmasını yasaklanmıştı.

Özellikle ilerleyen Jön Türk hareketiyle ayrılıkçı Arap milliyetçiliği de ilerlemişti ancak gelişmesinin önüne geçilememişti. Elbette bu durumu da emperyalistler kendi lehlerinde kullanmayıbildiler. [2] Osmanlı’nın Ortadoğu petrollerini ele geçirebilmek için, ayrılıkçı Araplar’dan faydalandılar. Emperyalistler Ortadoğu petrollerini varil varil çıkarırken, Osmanlı bu bölgelere müdahale edemeyecek aksine isyancılarla mücadele edecekti. Öyle de oldu!

SULTAN HAMİT’İN DEMİRYOLU, EMPERYALİSTLERİN PETROL BÖLGESİ PLANLARI

Sultan II.Abdülhamit, halkı büyük baskıcı rejimi, istibdat ile yönetse de bir yandan da ıslahatçı padişah olma hayali içerisindeydi. Tahta çıktığında devletin içinde bulunduğu şartların son derece olumsuz olduğunu gören Abdülhamit’in, sorunların çözümü için doğru olan bir yola girmesi, eğitimi ve düzeyi bakımından mümkün değildi. Dünyadaki gelişme ve değişimi göremediği gibi, ülkenin geleceğinin uluslaşmak olduğunu anlayamazdı. Onun için dinin birleştiriciliği önemliydi. Osmanlı’nın dinsel kimlikle, hem yetinebileceği hem de Avrupa’da gördüğü gibi modern olabileceği düşüncesine kapılmıştı.

Bu bağlamda eğitim, haberleşme ve ulaşım alanlarında hamleler yapmıştır. En büyük hayali ise tüm müslümanların birleşmesiydi. Ona göre tüm müslümanlar kardeşti. Bu yüzden Hicaz ve Bağdat demir yolu projelerini tasarlattı. Ama bununla  birlikte Batı’ya teslimiyetçilik belirgin özelliği olmuştu. Döneminde yabancılara vatan topraklarının hemen hemen her yerinde emlak ve arazi, tam mülkiyet edinme hakları tanımıştı. [3]

Hicaz demiryolu, ona göre hac vazifesini yerine getirmek isteyen müslümanlar için büyük bir atılım olacaktı. Düzenlenen büyük yardım kampanyaları ve alınan yüklü kredilerle demiryolu inşaası Ekim 1903’te başladı. 1908 yılında Şam-Hicaz arası demiryolu tamamlandı. Fakat 1916’da İngiliz casus Thomas Edward Lawrence’ın örgütlediği Arap isyancılar tarafından 680 kilometrelik kısmı patlatıldı.

Ancak bu konuda unutulmaması gereken bir nokta vardır. Osmanlı’nın bu kadar yatırımın altına girecek ekonomik gücü yoktu (Dış borç 300 milyon altın lira). Bu nedenle yatırımlar yabancılardan alınan kredilerle gerçekleştiriliyordu. Proje bitiminde de bu şirketlere veriliyordu. [4]

Aynı zamanda Abdülhamit, Bağdat demiryolu ile Ortadoğu’da İslam birliğini perçinleme amacındaydı. Devamında ise Hindistan’a uzanan bir hat ile oradaki müslümanlara doğrudan etki edebilmek istiyordu. (Abdülhamit’in panislamizm politikası)

Ancak tam da bu hat (İstanbul-Ankara-Konya-Adana-Bağdat-Basra-Hindistan) üzerinde Almanlar’ın 7B projesi (Berlin-Bağdat-Hindistan demiryolu hattı) vardı. Almanlar bu fırsatı değerlendirmek istiyordu. Abdülhamit ile anlaşıp demiryolunun inşaasını almak ve bu uzun hattın yer aldığı topraklarda kontrolü ele almak istiyorlardı.

Elbette Almanlar’ın en büyük düşmanları İngiltere, Fransa ve Rusya, buna engel olmaya çalışıyorlardı. Çünkü bahsedilen topraklar adeta petrol cennetiydi. Bu topraklara Almanlar’ın demiryolu inşaası için gelmesi demek, petrol bölgelerini ele geçirmesi demekti. Bu da Almanya’yı süper güç haline getirirdi.

İngiltere hiç vakit kaybetmeden Musul ve çevresine arkeolojik kazı bahanesiyle bir çok ajan (Gertrude Bell, Thomas Edward Lawrence gibi) göndermişti. Kazı yapılan alanda aslında kuyu açıp sondaj yapıyorlardı. Böylelikle Almanlar’dan önce o bölgenin petrollerini ele geçirmişlerdi. [5]

Sultan Abdülhamit ise ıslahat yapma uğruna vatan topraklarını işletmek üzere emperyalistlere devretmeyi göze almıştı. Kimi arkeolojik kazı bahanesiyle kimi demiryolu inşaası bahanesiyle Ortadoğu petrollerini ele geçirmek istiyordu. Sonunda da Ortadoğu’yu kendi emelleri doğrultusunda Osmanlı’dan koparmayı başarmışlardı.

İTTİHAT VE TERAKKİ’NİN ÖNLEMLERİ

1908 Hürriyet Devrimi ile Abdülhamit istibdadına son veren ve tahttan inmesiyle de tam anlamıyla iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde Osmanlı bambaşka bir sürece girmişti. Tam da bu dönemde gerçekleşen savaşlarda Osmanlı, İttihat ve Terakki’nin önderliğinde  büyük bir vatan mücadelesi vermiştir.

Osmanlı Devleti, Irak üzerinde tam anlamıyla hakimiyet kurmuş değildi. 19.yy’da petrolün ortaya çıkmasıyla burada Avrupalı devletlerin çatışmaları başlamıştı. Almanya, Bağdat demiryolu projesiyle Irak ve çevresi göz dikmişti. İngiltere de Irak’ta yürüttüğü siyasetle Arap aşiretlerini kontrolü altına almıştı.

1.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla İngiltere, Irak’a bir cephe açma çabasına girmişti. Bunun sebepleri de şunlardı:

1. Irak yolu ile Hindistan’a yönelecek tehlikeleri önlemek ve güney-kuzey İran’daki petrol yataklarını korumak.

2. Irak’ta İngiliz himayesinde bulunan Arap şeyh ve emirleri üzerindeki İngiltere etkisini kontrol altında tutmak.

3. Hicaz, İran, Afganistan ve Hindistan’daki müslümanların İngiltere’ye karşı cihadını engellemek.

4. Basra’nın Alman denizaltıları tarafından kullanılmasını önlemek. [6]

Bu amaçlar doğrultusunda İngilizler Kasım 1914’ten itibaren harekete geçmiş ve 22 Kasım’da Basra’yı ele geçirmiştir. Bunun üzerine de Enver Paşa, Teşkilat-ı Mahsusa lideri Binbaşı Süleyman Askeri’yi Irak’a göndermiştir.

Süleyman Askeri’nin görevi İngilizler’in kuzeye ilerlemesini önlemekti. İlk iş olarak buradaki Araplarla bir düzenli ordu kurmak oldu. Teşkilat-ı Mahsusa ajanları Irak’taki Arapları bir araya getirmek için uzun çaba göstermişlerdir. Fakat bunun sonucunda kurulan ordu İngiliz ordusuna karşı başarısız olmuştur. Bunun da sebebi, Araplar’ın disiplinsiz ve yağmaya girişme eğiliminde olmalarıydı. Ayrıca Teşkilat-ı Mahsusa’nın bölgede yürüttüğü cihad propagandası da tutmamış, İngilizlerin dağıttığı altınlar aşiretlere daha cazip gelmişti. [7]

Arap ihtilalcilerin faaliyetleri aslında Trablusgarp Savaşı öncesi başlamıştı. Mecliste de bazı Arap mebuslar (milletvekili) bu faaliyetlere destek veriyordu. Bunun üzerine İttihat ve Terakki Cemiyeti Halep, Şam, Beyrut, Kudüs, Kahire, Derne ve Sana’da hücreler kurmuş, Arap kökenli İttihatçıları buralara göndermişti.

1914 yılının sonlarına kadar Suriye’de Mümtaz ve Kuşçubaşı Eşref Bey idaresindeki Teşkilat-ı Mahsusa hücreleri şeklinde örgütlenen Osmanlı ajanları, ayrılıkçı Arap faaliyetlerine destek veren subayları raporlamıştı. Bunun sonucunda bu subaylardan bazıları sürgüne gönderilmiş, bazıları da hapis cezası almıştır. İdam cezası alanların infazı ise 1915 ve 1916 yıllarında Şam’la Beyrut’ta halkın gözü önünde gerçekleşmiştir.

Cemal Paşa da sivil memurlara karşı çok sert tedbirler almıştır. 1914 yılında Teşkilat-ı Mahsusa, Fransa Konsolosluğuna el koymuştur. Bunun dışında dostluk kuruluşları, kültürel ve edebi cemiyetler, yabancı hastaneler, yardım ocakları ve eğitim kurumları sıkı denetime tabi tutulmuştur. [8]

Ancak yine de onca çabaya rağmen Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle Irak’ın İngiltere, Suriye’nin de Fransız işgali altına girmesinin önüne geçilememiştir.

ATATÜRK’ÜN SURİYE VE IRAK’LA KONFEDERASYON PLANLARI

Atatürk, bugünkü Misak-ı Milli sınırlarımız içerisinde kalan toprakların savunulması gerektiği, aksi takdirde tam bir bağımsızlık mücadelesi vermeden vatan toprakları işgal durumundayken Ortadoğu’nun savunulması Osmanlı’ya daha da zarar vereceğini düşünüyordu. Bu yüzden İttihat ve Terakki yönetiminin Ortadoğu’yu ısrarla savunma politikasını da eleştirmiştir. Tabi Mustafa Kemal de İttihat ve Terakki yönetiminin sert tepkileriyle karşılaşmıştır.

Bu sebeptendir ki Atatürk, Anadolu’da başlayan Milli Mücadele ile birlikte Arap halklarının Suriye ve Irak’ta kendi bağımsızlıklarını kazanmaları için verdikleri mücadeleyi desteklemeye karar verir . Kongrelerde ve mecliste yaptığı konuşmalarda artık Arapların bağımsız birer devlet kurmaları gerektiğinin vurgusunu yapmıştır.

Mustafa Kemal, Aralık 1919’da Ankara’da yaptığı bir konuşmada Suriye ve Irak’ın bağımsızlıklarının İslam alemi için ne büyük bir bahtiyarlık olacağını dile getirmiştir.

Diğer taraftan Mustafa Kemal Paşa, Irak geçici halk meclis ile yapılan mektuplaşmalardan Hakimiyeti Milliye gazetesinde bahsetmiştir. Irak’ta İngilizlere karşı verilen bağımsızlık mücadelesinden dolayı duyduğu sevinci belirtmiştir.

Sonrasında Anadolu’daki Devrimci Hükümet’in merkez organı olan Hakimiyeti Milliye, Irak ve Suriye’deki ayaklanmaları belli bir süre takip ettikten sonra, eylem ve örgütlenme alanında yapılacaklar üzerine bir plan açıklar. Bunlar; Türkiye, Suriye ve Irak’ın tam bağımsızlığa ulaşmaları için sıkı bir mücadele birliği kurmak ve bu üç ülkenin daimi surette bağımsızlığını savunmaya ve iktisadi menfaatlerini sağlamaya yönelik karşılıklı yardımlaşma siyasetini hayata geçirmek.

Bu doğrultuda Mustafa Kemal, Meclis’in açılışının hemen ertesinde 24 Nisan 1920’de milli mücadele raporunu verir ve programını açıklar. Suriye ve Irak ile konfederasyon tasarımı Meclis önünde ilan edilir.

Ancak bu iki ülke halkı hedefe ulaşmak için yeterince kuvvetlerinin olmadığını görünce, emperyalistlerin eteklerine sarılırlar. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle de İngiliz ve Fransız işgalcilerinin aşağılayıcı idaresine hedef olduktan sonra, büyük hataya düştüklerini anlarlar. [9]

SONUÇ YERİNE

Emperyalist güçler, Ortadoğu’nun altında yatan zenginliği farkettiği andan itibaren Osmanlı’yı parçalama planları yapma içerisine girmiştir. Özellikle II.Abdülhamit’in çağın gerisinde kalmış bir zihniyetle Ortadoğu’yu birleştirme projesi yüzünden vatan topraklarımıza fazlasıyla nüfuz eden bu devletler, emellerini gerçekleştirme yolunda büyük yol katetmişlerdir. İttihat ve Terakki döneminde atılan adımlar, bizim açımızdan maalesef olumsuz sonuçlara yol açsa da Milli Mücadele  ruhunu körüklemiştir. Bu dönemde yapılan hatalardan dersler çıkararak milli bağımsızlık mücadelemiz zaferle sonuçlanmıştır. Ancak Suriye ve Irak’ın mücadeleleri  bağımsızlıkta sonuçlanmadığından, Atatürk’ün de bu ülkelerle konfederasyon girişimi gerçekleşememiş oldu. Yine de sonraki yıllarlarda ilerleyen diplomatik ilişkiler sonucunda bu ülkelerle Sadabat Paktı, Balkan devletleri ile de Balkan Paktı imzalanmıştır. Fakat günümüzde hala bu plan tam olarak sonuçlanmadığından emperyalistlerin buradaki girişimleri devam etmektedir. Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki çatışma ortamını Türkiye’ye sıçratmaya da çalışıyorlar. Bu durumda da Mustafa Kemal’in şu sözü aklımıza gelmelidir: “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini, bulunur elbet kurtaracak bahtı kara maderini.”

 

Kaan ARSLAN

İnciraltı Tarih Cemiyeti

 

DİPNOT

1. Büyük Ortadoğu Projesi ve Ortadoğu, Servet Cömert; Teori, Nisan 2008
2. II. Abdülhamit Döneminde Suriye ve Lübnan’da Arap Ayrılıkçı Hareketlerin Başlaması ve Devletin Tedbirlerin, Prof. Dr. Selçuk Günay
3. Halife II.Abdülhamit’in Panislamizmi ve Batı, Dr. Alp Hamuroğlu; Bilim ve Ütopya, Kasım 2013
4. Hicaz Demiryolu ve Sultan II. Abdülhamid Han, Sızıntı Ocak 1998
5. II.Abdülhamid’in Demiryolu-Petrol Siyaseti, Sızıntı Ocak 2015
6. Teşkilatı Mahsusa, Philiph Stoddard
7. Teşkilatı Mahsusa ve Birinci Dünya Savaşı Yıllarındaki Faaliyetleri, Gönül Güneş
8. Teşkilatı Mahsusa ve Birinci Dünya Savaşı Yıllarındaki Faaliyetleri, Gönül Güneş
9. Atatürk’ün Suriye ve Irak’la Konfederasyon Girişimi, Doğu Perinçek; Aydınlık, 3-7 Mart 2015.