Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 16 Ocak 2018

Üste git

Üste

Lansere’in Ankara’sı

Lansere’in Ankara’sı

Yıl 1922. Kurtuluş Savaşı’nın kesin zafere ilerlediği ateşten günler. Aylardan haziran. Rus ressam
Yevgeni Yevgenyeviç Lansere, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti (RSFSC) Büyükelçisi
Semyon İvanoviç Aralov tarafından sanat çalışmaları yapmak üzere Türkiye’ye davet edilir. Bir Rus
gemisiyle Karadeniz’i aşan Lansere, Samsun’da mola verdikten sonra, önce gemiyle İnebolu’ya oradan da
Kastamonu ve Çankırı üzerinden Ankara’ya gelir. Üç ay Ankara’da kalan Lansere, daha Türk sularına
girer girmez gördüklerini çizmeye ve yazmaya başlar. Geçtiği yerleri insanıyla, yerleşimi ve mimarisiyle,
tarihi dokusuyla, bütün kültürel öğeleriyle ayrıntılı bir şekilde inceler. Giyim kuşamdan halk
oyunlarındaki figürlere, karanlık sokakların sessizliğinden evlerin gece titreyen solgun sarı ışıklarına,
çayhanelerdeki sohbetlerden çarşıların uğultusuna, değirmenlerden kağnılara toplumsal yaşamın bütün
renkleri, en canlı halleriyle, insanı şaşırtan bir nesnellik ve derinlikle Lansere’nin çizgilerinde dile gelir.
Başta Mustafa Kemal olmak üzere Halide Edip ve Kara Fatma gibi dönemin öne çıkan isimlerinin de
resmini çizen ve 1922’nin Eylül ayı ortalarında ülkesine dönen Lansere, illüstrasyon çalışmalarını ve
notlarını bir kitapta toplayarak 1925 yılında “Ankara Yazı” adıyla yayınlar.
Türkiye’deki ilk baskısı ise Türkolog Arif Acaloğlu’nun çevirisi ve Mehmet Bora Perinçek’in sunuşuyla
Kaynak Yayınları tarafından 2004 yılında yayımlanır. Türk-Sovyet dostluğuna yaslanan berrak bakışıyla
zafer günlerine tanıklık eden Lansere, çizimleri ve notlarıyla bizi 1922 Ankara’sına götürüyor.
HİLALLİ KIZIL BAYRAK
Lansere, dolambaçlı yollardan geçerek İnebolu’dan Ankara’ya giderken gördüğü manzarayı şöyle
anlatıyor:
“Mutlu bir ülke… Zengin, güzel… Her tarafta köyler görülmektedir, yollar da insan dolu. Arabamız, kâh
mandaların ve alçak boylu öküzlerin çektiği küçük tekerlekli bir karpuz kağnısının yanından geçiyor, kâh
yüklü eşeklerin, atların oluşturduğu kervanları ürkütüyordu. Sık sık askeri taşıtlarla karşılaşıyoruz,
hayvanların sırtındaki sepetlerde taşınan top mermileri görülüyor. Kervanın baş tarafındaki yükün
üzerinde ise hilalli kızıl bayrak dikilmiştir.” (age.,s.22)
Lansere’nin Ankara’ya yolculuğu iki gün sürüyor. Yolculuk süresince karşılaştığı Anadolu insanını, savaş
koşullarının yarattığı tedirgin atmosferde şöyle tarif ediyor:
“Bazen dinlenen insanları endişelendirerek ilerledik, fakat tek bir yerde bile kindar bakışlarla, bağırma
veya taşla karşılaşmadık. Tersine her tarafta, kin veya gıptadan bir eser olmayan saf, meraklı ve güven
verici bakışlarla karşılaşmaktaydık. Son baharda Ankara’dan geri döndüğümde, yollarda yeni askere
alınanlardan oluşan birliklerle sık sık karşılaştığımda da aynı duyguları yaşadım.” (s.24)
“Doğuluların tembelliğine dair söylentilere rağmen, bu halkın oturaklılığı ve çalışkanlığı beni şaşırtıyor,
hatta cuma günleri bile hemen hemen her tarafta çalışıyorlar.” (s.30)
UYGARLIK BİRİKİMİ
Lansere, Anadolu’nun tarihsel mirasının farkındadır. Anadolu’nun binlerce yıllık uygarlık birikimini
hatırlatan Lansere, bu tarihsel mirasa rağmen son iki yüz yılda gelişmenin durmasına neredeyse şaşırıyor
ve şunları yazıyor:
“Bu manzarada ne kadar eski bir tarih gizlidir. Tarih başka ülkelere kaymış, onun tam orta sayfalarda açık
kalmış kitabı buradadır. Buralardan kimler geçmemiş: Mısırlılar, Asurlular, Persler, Büyük İskender, on
binlerin içinde Ksenofon, Mitridatos ve Lukullos, Pompeus, Antonius. Daha sonra Galatların başkenti
Ankara’nın yükselişi. Araplar, Selçuklular, Türkler… Sonra ise tarih sanki aniden kopuyor… Daha 17.
yüzyılda şehirler görece yükselişteydi. Ankara’da 3 bin fıskiye, 200 hamam, 76 cami, 180 erkek okulu,
birçok saray ve çarşı vardı. Fakat hayatın nabzı durmuş, eskiler dökülmeye başlamış, karşılığında ise uzun
süre bir şey yapılmamış.” (s.26)
Ankara’daki ilk günlerinde tarihi dokuyla ilgilenen Lansere, bu ilgisinin kısa sürdüğünü ve şehirdeki

gerçek hayatın kendisini hızla içine çektiğini belirtiyor. Yeni Türk devletinin kurulduğu şehrin dolambaçlı
sokaklarının hâlâ orta çağ özellikleriyle dolu olduğunu görüyor. Ancak geleceğin Türkiye’sindeki çağdaş
ilişkilerin nüvesi diyebileceğimiz örnekleri de gözden kaçırmıyor:
“Çayhanelerin bu sallantılı sandalyeleri etrafında Türk yaşamının sade ve samimi demokratikliği somut
biçimde görülmektedir. Burada köylü ile paşa yan yana oturmaktadır.” (s.34)
Temmuz ayında Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’daki yazlığına konuk olan Sovyet sanatçı, notlarında
onun Çanakkale kahramanı olduğunu belirtiyor ve resmini çizdiği sırada fiziksel özelliklerini söyle tarif
ediyor: “Sarışındır, yüz çizgileri belirsizdir, gözleri boz, bakışları sert ve inatlıdır.”
TÜRK KADINI ÖZGÜRLEŞİYOR
Kurtuluş Savaşı’nın simgesi kadınlar ise ressamın kitabında önemli bir yer tutuyor.
“Ülke savunmasının başkahramanlarının, mandaların çektiği ilkel kağnılarla bozuk mu bozuk yolları
kullanarak orduyu teçhiz eden köylü kadınlar olduğu Ankara’da çok konuşuluyor ve yazılıyordu” diyen
Lansere’nin, Halide Edip ile Doğu kadınlarının özgürleşmesi üzerine yaptıkları sohbet sonrasında ise şu
ifadeleri dikkat çekiyor:
“Bu süreç kesinlikle yaşanmaktadır ve bizzat hayatın akışıyla başlamış bulunuyor. Örneğin bazı köylerde
seferberlik ve savaş sonucu hemen hiç erkek kalmamıştır ve toplumsal görevler ister istemez kadınlar
tarafından yerine getirilmektedir. Oysa şimdiye kadar böyle bir durum Doğu yaşamına yabancıydı,
eskiden kadınların çarşılarda alışveriş bile yapmaları yasaktı.”
ZAFERE DOĞRU
Lansere’nin kitabın son bölümündeki değerlendirmelerde ise Kurtuluş Savaşı’na ilişkin vurgular çok
çarpıcı. Uzun yıllar süren savaşların Anadolu’da yarattığı yıkıma ve imkânsızlıklara değinen Lansere
şöyle diyor:
“Ve şimdi galip devletlere karşı koyabilmek ve Sevr’in bu denli acımasızca tehdit ettiği kendi bağımsızlık
haklarını kanıtlayabilmek için gereken güç ve cesaret yeniden burada, Anadolu’nun derinliklerinde
bulundu.” (s.90)
“1922 Ağustos’unda bu defa Türkler bütün dünyada kimsenin beklemediği biçimde bir saldırı başlattılar
ve birbirini hızla takip eden savaşlar sonucunda eylül sonralarında Yunanlıları Anadolu topraklarından
tamamen söküp attılar.” (s.94)

Bora TORAN
Etiketler