Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 19 Kasım 2018

Üste git

Üste

Yorum Yok

Köy Enstitülü Bir Öğretmen: Osman Şahin

Köy Enstitülü Bir Öğretmen: Osman Şahin

İnciraltı Tarih Cemiyeti olarak Dicle Köy Enstitüsü mezunu emekli beden eğitimi öğretmeni ve yazar Osman Şahin ile 24 Kasım Öğretmenler Günü için röportaj yaptık. İşte Osman Şahin ile gerçekleştirdiğimiz o değerli röportaj:

İnciraltı Tarih Cemiyeti: BiLdiğiniz üzere yarın 24 Kasım Öğretmenler günü. Biz bu konuyu çok irdeliyoruz ve şu konuyu çok merak ediyoruz. Siz de bir Köy Enstitüsü mezunu emekli bir öğretmen olarak Köy Enstitülerindeki öğrenci – öğretmen ilişkisi nasıldı? Ve şuan ile kıyaslaması yani günümüzdeki öğretmen öğrenci ilişkisi ile kıyaslarsak ne söyleyebilirsiniz?

Osman Şahin: Zaten bana baştan anlatmaya izin verirseniz hepsini söyleyeceğim. Şimdi baştan başlayayım. Şöyle bakın. Cumhuriyet kurulduğunda %3 okuma yazma oranı var. Sonra borçlar var. Ve devlet şöyle bir bakıyor. İlk Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati. Mustafa Necati’den başlamamız lazım. Çok önemli bir adam. Ve devrimci bir adam. Mustafa Kemal devrimcidir, Hasan Ali Yücel devrimcidir. Ancak İnönü devrimci değildir, reformcudur. O ilk defa Talim Terbiye Kurulunu kuruyor. Hani var ya şimdi. Onu ilk defa Mustafa Necati kurmuştur. Kurtuluş Savaşı’nda çarpışmıştır. Balıkesir’de Necati Eğitim Enstitüsü vardı. Onun adını vermişlerdir. Böyle birkaç şey daha var. Mesela Osmanlı’da Milli Eğitim yok zaten. Yunanlılar kendi okullarını kurmuşlar. Venizelos mesela Paris Konferansı’nda açıklar.108 tane okulumuz var diyor. Herkes kendiyle ilgileniyor. Böyle nasıl millet olacak. Böyle bir şey yok. Mustafa Necati ele alıyor. İşte bu kurulu kuruyor. Diğer kuruluşları kuruyor. Nereye ne kurulacak karar veriyor. Fakat Mustafa Necati genç ölüyor. Orası da meçhul. Bir diyorlar ki Mareşal Fevzi Çakmak dürüst fakat biraz tutucu bir adammış. Mecliste tartışmışlar. Onu vurmuş diyorlar tabancayla. Bir de diyorlar ki denizde yüzerken boğulmuş falan. Yani orası meçhul. Çok genç yaşta ölüyor. Onun yerine Mustafa Kemal’in subay arkadaşlarından Saffet Arıkan geliyor. Bu arada yıllar geçiyor ve en düzeltilemeyen şey Milli Eğitim kalıyor. Bakıyorlar 40 bin köy var. 40 bin köyde 331 ilkokul var. Yani tam o tarihlerde rakamlar kayabilir ama çok az okul var. Kasabalarda kentlerde 2 bin ilkokul var. Ve orada Darül Muallimin yani öğretmen okulu, oradan mezunlar, o da İstanbul’da. Onlar evlenmiş, barklanmış köyde durmuyorlar. Yani becerisi yok ki. Adam kentte doğmuş büyümüş. Köye at sırtında gidecek günlerce. Yol yok, bir şey yok ve köye öğretmen gönderemiyoruz. Dert bu. Büyük bir dert yani. Atatürk tabi çok kitap okuyan bir insan. 5 binin üzerinde kitap okumuş. Bu Sosyal Mücadeleler Tarihi vardır Marx Beer’in onu çevirtmiş. Yüksek düzeyde Fransızca biliyor. Onu çevirtmiş. Milletvekillerine falan okuyun demiş. Etkilemek için yani. Neyse, Saffet Arıkan’la konuşurken Mustafa Kemal diyor ki, Okuma yazma bilen çavuşlarımız var. Onlar terhis oluyor. Onları arayalım bulalım, bu adamlara 3-4 aylık bir eğitmen kursu açtıralım. Yani çocuklara öğretebilmek için. O zamanlar köy okulları ilkokul 3. sınıfa kadar. Böyle bir deniyorlar. İlk Köy Enstitülerinin tohumu burada atılmıştır. Fikri bulan Atatürk’tür. Saffet Arıkan uygulatıyor.

Meşhur bir resim vardır bilirsiniz. Önlerinde bavullar, hepsi takım elbiseli. Onu hep köy enstitüleri diye gösterilir. Aslında değil. O ilk eğitmen kursudur. Eskişehir’de Çifteler Kasabası. Sonra orada köy enstitüsü açıldı. 3 ay kurs alıyorlar. Sonra da 10 lira maaş alıyorlar. 10 lira çok büyük para o zaman. 1 inek alabilirdiniz o zaman. Böyle başlıyor. Ve bakıyorlar ki bu çok iyi sonuç verdi. Çünkü o çavuşlar köylü adam. Biraz askeri disiplini de öğrenmiş. O zaman devletin maaş verecek parası yok. Köy sandığı versin demişler. Maaşlar oralardan ödeniyor. Saffet Arıkan çavuşlardan köye gidebilecek adam arıyor. Tabi o zaman Atatürk vefat etmiş. Vefat etmese çok şey değişecekti. Çünkü 37’de toprak reformu yasasını aldırmış meclise, fakat hastalığı nedeniyle CHP’de bir sürü toprak ağası var. O ayları bilirsiniz zaten. Güneydoğu’da her zaman milletvekili olarak toprak ağaları seçilmiştir. Maraba ağayı seçiyor. İşçi patronu seçiyor cehaletten. Neyse, sonra 2. Dünya Savaşı çıkıyor. Devletin başına bir sürü bela açılıyor fakat Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığına getiriliyor. O da Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nde öğretmen olan İsmail Hakkı Tonguç’u İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne getiriyor. İsmail Hakkı Tonguç büyük bir eğitimci. Almanya’da eğitim görmüş. Yaparak ve yaşayarak öğrenme, köy enstitülerindeki temel eğitim şeklidir. Önce Çifteler ve 2 yerde daha deniyorlar. Köy enstitüleri okul değil. Böyle görmek yanlış olur. Bir üretim yeridir. Tatil yok, ara yok. 1940 yılında meclisten bir yasa geçiyor. Köy Enstitüleri 17 Nisan’da kabul ediliyor. 17 Nisan Köy Enstitüleri bayramı olarak kutlanır. Ve yasa valiliklere muhtarlıklara bildiriliyor. Yoksul köylü çocukları aldırılacak oraya. Muhtarlar bildiriyor herkese. Devlet bakacak okutacak, üstünü başını alacak. Köylerde kurulacak bu enstitüler. Devlet, araziyi satın alacak, 500 ile 100 dönüm arası. Suya falan yakın. İlki Çifteler’de kurulurken oranın arazisinin sahibi CHP’li toprak ağası. Başta karşı çıkıyor. Çünkü arazisini alıyorlar. Ankara’nın doğusunda Hasanoğlan, Sivas Yıldızeli, Konya İvriz, Savaştepe başta açılıyor. Sonra bakıyorlar ki çok başarılı devamında bir sürü açılıyor. İsmail Hakkı Tonguç başta, bütün öğretmenler üzerlerinde iş elbisesi, sıva lekesi bile vardı üstlerinde. Biz de öyleydik. Aynı yemeği yiyorduk.10 kişilik masalar, onları da öğrenci yapmış, başında bir öğretmen otururdu. Çatal şöyle kullanılacak. Hep öğretim hep eğitim. Hep bir şeyler yapılıyor. Hamam, fırın, kümes… 5500 bina yapılıyor o savaş yıllarında . Dersler hep bölgeye göre. Mesela Trabzon’da ne yapılır? Balıkçılık yapılır. Dersler hep ona göre. En son Van’da Ernis, ondan önce de 20.’si bizim Dicle Köy Enstitüsü kurulmuş. 21 taneydi, 60’a çıkacaktı olmadı. Yaparak ve yaşayarak bir demokrasi içinde yaşanıyor. Yemeği bile öğrenci hazırlar ve müdüre, ona buna en ufak ayrı yemek çıksın kıyamet kopar.

Öğretmenler de aynı bizim giydiğimiz giysiyi giyiyorlar. Tarım dersi 11- 12 saat, 15 saat de kültür dersi var. Yani arıcılığı duvara arı çizerek falan öyle bir şey yok. Arı kovanını yaparak yaşayarak görecek orada çocuk. 50-60 tane sığırımız vardı bizim. Adnan Binyazar sınıf arkadaşım benim 101 numarası. Adnan bir hikayesinde yazdı okul atları otlatırken ben Romeo ve Juliet’i okuyordum. 44 mandolin vardı Dicle’de ben gittiğimde 50 yılında. 44 mandolin, 1 piyano, 8 keman ve 14 de bağlama vardı, akordeon, davul, zurna vardı. Her sabah eğer hava yağmurluysa top sahasında oynanmaz. O top sahasını da öğrenci yapmış, voleybol sahaları hepsi yetişkin çocuklar zaten. Hepsi her şey çalışıyor. Zaten tamamen şeyin dışında yani ne yol var, yürüyerek gidiyorduk zaten. Orda hamam haftada bir iki saat bir sınıfa asılıyordu zaten nöbetçiler öğrenciler yönetiyordu köy enstitülerini. İsçi sınıfı vardı, diyelim ki en büyük sınıf 5-A sınıfı okulda birisi kapı nöbetçisi o mektupları toplayacak okula geleni karşılayacak. Turgut Özal 1950 yılında bizim köy enstitüsüne geldi. O zamanlar genç bir mühendismiş, Diyarbakır’a tarikata geliyor. Ergani’de de yatacak yer yok, otel yok. 2000-3000 m Zülküf Dağının dibinde, bakıyor ki ışıklar içinde çok güzel bir yer, orası köy enstitüsü o zaman. Bir kamyona bindiriveriyorlar istasyona geliyor. Oradan yürüyerek geliyor. Orda eğitim başı var, müdür var, onların evi ayrı nöbetçi öğrenci var kim girerse onu götürüyorlar. Karnını doyuruyor, banyosunu da yapıp ertesi gün de gidiyor adam. İş sınıfı, yani iş kümesi o hafta bir hafta hiç denize girmiyor, başındaki bir de onların küme başı var, öğretmen. Şimdi sınıf öğretmeni var ya o zaman öyle. Onlar öğretmen de derse girmiyordu ve işte santralı öğrenci çalıştırıyordu. O zaman öyle, elektrik bütün değildi yani santrallar vardı. Sen santralı çalıştırırsan elektrik çalışırdı. Mektupları öğrenci götürür istasyona trene verir. Hamam nöbetçisi 3 kişi, sabunları dağıtır, öğretmenler ne zaman yıkanacak, öğrenciler ne zaman yıkanacak. Su soğuk mu ısıtılmamışsa müthiş sorun oluyordu. Özellikle cuma günü öğleden sonra tatil oluyordu ve 600 öğrenci birikirdi. Haftalık eleştiri-özeleştiri toplantısı olurdu. Efendim işte falan gün bir öğretmen tarım dersine giriyordu kazmayı unutmuşum bana eşşoğlu eşşek dedi. “Tarım öğretmeni burada mı şimdi kalksın dediniz mi?” düşünebiliyor musunuz? Yani o çocukların çoğu ağaların içinden gelmiş, ağa korkusundan gelmişler, orda bunu yaşıyorlar. Efendim kızdım dedim diyor. Müdür bir konuşma yapıyor: “Arkadaşlar bu çocukları yeni cumhuriyete ışık götürecekler, böyle toprak ağaları gibi kimse kimseye eşşoğlu eşek diyemez. Lütfen öfkemize sahip çıkalım. Şimdiki akıl olsa öğretmen: “Ben sana gösteririm sen nasıl bunu dedin”. İsmail Hakkı Tonguç’un yani o kadar büyük bir şey ki hangisini söyleyeyim, müzik dersini yaparak ve yaşayarak diyoruz ya müzikhaneye gidiyorduk. Yani ağabeylerimiz yapmışlar bir bina, gidiyoruz 44 mandolin böyle tahtaya çakılmış, arkalarda mandolinin numarası var 1,2,3,4,5 ona göre dizilmiş. Kara tahtaya nota çizilmiş ve iki tane kara tahta, üst üste kaldırdığın zaman arkasından bir kara tahta daha çıkıyordu. Ondan sonra müzikhaneye gidiyoruz, orada müzikhane nöbetcisi var. Tahtayı temiz tutar. Herkeste çok büyük disiplin vardı. Müzik öğretmeni giriyordu, o piyano mesela Beethoven’ın büstü vardı. Orada duvarda da Beethoven’ın Chopin’in bizde şu Türk Beşlileri var, onların resimleri vardı. Beethoven’ın büstünün altında şöyle bir söz vardı. “Müzik gürültülerin kulağa en hoş gelenidir”. Resim dersinde resimhaneye gidiyoruz, 18 tane sehpa var. Zaten sınıfın mevcudu 37 kişi. Hemen önlükler giyiyorsunuz elbisenizin üstüne. Orada da yine ressamlar… Mesela Picasso’nun ilk resmini görmüştüm, altında şu yazılıydı: “Resim senin benden istediğin değil sana verdiğimdir”. Müthiş bir söz. Edebiyatta da böyledir. Siz yazarsınız, sizin ruhunuzu yansıtır o.

Müzik, resim bölümlerinde bizde hiçbir şey boşa gitmiyordu. Not için boyutlar veriliyordu bu boyuta çerçeve yapacaksınız istediğiniz zamanda gelip çalışabilirsiniz orada. Çünkü gidecek başka yer yok ki. Çerçeveler boşa gitmiyordu, resim dersinde yaptığımız resimleri koyuyorduk. Sonra 8 tane köy var o köyden sorumluydu Dicle. Köyde okullar vardı, o okullara hediye ediyordu, hiç birşey boşuna gitmiyordu. Ergani’de bir şey yoktu ki bir sinema açmışlardı. Bizde de sinema vardı yani Arıoğlu gibi pırıl pırıl bir yerdi bizim Dicle Köy Enstitüsü. Zaten Köy Enstitüleri Vivaldi gibidir. Erganili kör bir kavalcı vardır, ben de o adamın kaseti var. İstasyonda arada bir posta treni geliyor, su alıyor tren 10 dakika duruyor. Kör destansı bir adamdı, bir de kızı var dilenci adamın onunla dileniyor. Elinden tutuyordu babasının, bir elinde de tas, herkes yukardan para atardı. Bizim bir müzik öğretmeni var Hollywood oyuncusu, dersin böyle saçlar, zayıf yani çok batılı yüzlü bir adam zaten Edremitliymiş. Çok keman çalardı böyle bir mendil koyuyordu cebine. Onu hep istasyonda görürdük. Hani derler ya yatılı okulda çok şey yayılır diye. “Kaçacak bu” derlerdi. O hoca bir gün bizi mahcup etti meğer o kör kavalcıyı dinlermiş. Bir gün enstitüye getirdi kavalcıyı karnını doyurup sahneye çıkardı. Onu dilenci sanabilirsiniz ama değil o bir sanatçıdır. Bu toprakların ruhudur diye güzel bir konuşma yaptı. Bizim çok hoşumuza gitti. O müzik öğretmeni Kıbrıs’a gitti sonra orada da öğretmenlik yaptı. Kıbrıs’ta iç savaş çıktı ve gazi oldu.

Müdür de aynı yemeği yiyordu, hoca eşşoğlu eşek diyemezdi. Biz de tabi diyemezdik. Orada adam olduk yani. Ben şimdi Küba örneğini düşünüyorum. 11 milyon insan onurlu ve kitap fuarında 6 milyon kitap satılıyor. Orda hiç kimse dilenmiyor, şaşalanmıyor. Dağdaki çobanda da kitap var. Dershane falan yemiyor çocukları. Orada öyle şeyler yok bunlar hep kapitalin ürünleridir. Eğitim insanın hakkıdır.

Benim Türklüğüm ne işe yarar . Eşitlik, fırsat eşitliği.. Nedir? Sen okulu yakıyorsun, ambulansı bilmem ne yapıyorsun? Ağaları kazımadıkça Kürt olmak ne işe yarar. Kürt ağaları kadar kendi marabasına zulm eden ağa yoktur. Yani çok olay var onları inkar etsinler. “Gökte Allah, yerde Ağa” öyle derler bilir misiniz? Hiç kimse sorgulamıyor. PKK bunu sorgulamıyor. Şeyh Said’in isyan çıkardığı köyde ben öğretmenlik yaptım. Sen getiriyorsun bugün Şeyh Said’i dizinin altından bir çatal çıkarıyor, yemek çatalı “Kemal size Allahın tahılını köpeğin ayağıyla yedirecek.” Bu gerici bi adam.. Şimdi dedim Ahmet Türk niye bu adamın heykelini dikiyor. Çok değerli Kürt şairlerimiz var, Kürt sanatçı yok mu?

Şimdi sizin yazabileceğiniz şeyler söylüyorum. İsmail Hakkı Tonguç’un şu sözünü yazmanızı istiyorum. “Bana bir yetki verseler bütün dünya okullarına insanın sömürülemeyeceğine dair bir ders koyardım.”Şimdi soruyorum böyle ders var mı Türkiye’de? Tam aksine insanın nasıl sömürüleceğine dair dersler var. Şimdiki okullar köy enstitüsü gibi değil. Eskiden köy enstütsüne gönderirken babalar, oğlum okusa da bir işe yarasa derlerdi. Şimdi para kazansın derdindeler. Bir başka kalıcı söz söylemek istiyorum. Uğur Mumcu’dan “Cumhuriyet tarihinin en büyük halk örgütlenmesi Kuvayi Milliyedir. İkinci büyük halk örgütlenmesi Köy enstitüleridir. Köy Enstütileri Kuvayi Milliye hareketinin yardımlaşmaya dönüştürülmesidir.” Modern arıcılık, modern tarım.. Biz köy Enstitüleri açıldığında İsmail Hakkı Tonguç’un konuşmalarında vardır bu, bütün tarlalar Hititlerden kalma kara sabanla sürülürdü, hiç değişmemiş. Köy Enstitülerinden sonra değişti. Pamuk, elmaya aşı, modern arıcılık…

İnciraltı Tarih Cemiyeti: Günümüzün eğitim politikası, dindar gençlik yetiştirmek. Bu yüzden birçok liseyi imam hatipe çevirdiler ve ciddi sayıda imam yetiştiriliyor. Doktorlardan daha fazla, hala sayı artırılmaya çalışılıyor. O dönem demiştiniz ya öğrencisinden öğretmenine kadar inşaatında çalışıyordu ama eğitim de vardı. Temel olarak Köy Enstitüleri’nde ne hedefleniyordu?

Osman Şahin: Bende Hasan Ali Yücel’in ‘in anıları var. O büyük bakan orada anlatıyor. 1945’te 2. Dünya Savaşı sırasında herkes askere alınıyor. O dönemde Köy Enstitüleri kuruluyor hatta o dönem Tekirdağ Köy Enstitüsü boşaltılıyor. 1956’da Köy Enstitüsü sayısı 60’a çıkıyor ve o sene okuma yazma olayı bitiyor. Köy Enstitüleri kapatılıyor. Şimdi kaç yıl 2015. 2 Milyon insan seçimde parmak basıyor. Bakıyorum profösörlere siz kendinizi profösör mü sanıyorsunuz? O okuma yazma bilmeyenlerin parmağının altındasınız. İnönü 1945 yılında Konya’ya gidiyor gizlice uçakla, orada Churchill ve Roosevelt’le görüşüyor. Churchill savaşa sokmak istiyor. O zaman batının adı Hür Dünya. “Hür dünya Kazanacak siz tarafınızı belirlediniz mi?” diyor. “Hür Dünya’nın yanında yer alın!” Ve İnönü’de Bakanlar Kurulu’nu topluyor. “Çok partili sisteme geçiyoruz. Atatürk’ün istediği de buydu”. Toplantıda Hasan Ali Yücel ve bir kaç kişi dışında konuşan olmuyor. Hasan Ali Yücel konuşmasında şöyle diyor “Sayın paşam %80 okuma yazma bilmiyor. %80 okuma yazma bilmeyen halkın önüne seçim sandığı koymak cinayettir.” İsmet Paşa “Biz halkın önüne koyalım 10 yıl sonra öğreneceğini şimdi öğrensin.” Diyor. Hasan Ali Yücel’in dediği sonradan çıkıyor tabii, İnönü’yü köylere sokmayan, taşlayan.

Menderes bir toprak ağası çocuğuydu. İzmir’de Amerikan koleji vardı 1878’de mi ne kurulmuş. Zengin olduğu için orada okuyor, zengin olduğu için orada okuyabiliyor. CHP Aydın il Başkanlığı yapıyor. Atatürk bunu beğendi ve meclise aldı. Atatürk’ten el almış bir adam. Bunu Yılmaz Özdil yazdı. Adnan Menderes iktidara gelir gelmez ilk çıkardığı yasa hacca gitmek serbesttir. İkinci yasa Komünizm yuvası diye Köy Enstitüsünü kapatmak. Hatta şöyle bir olay var. Adnan Menderes’in okumuş olduğu okul- İzmir koleji- Amerikalılardan 50 bin liraya satın alınıp Köy Enstitüsü yapılmıştır. Adnan Menderes iktidara geldiğinde Köy Enstitülerini kapatarak burayı da karşılıksız Amerikalılara geri veriyor. O kolej NATO üssüne çeviriliyor.

İnciraltı Tarih Cemiyeti: Atatürk Devrimi yaptıktan sonra o devrimleri halkı gezerek anlattı. Dil devrimini halka il il gezerek anlatan tek dünya lideriydi. Halkevleri ve Köy Enstitüleri bunun önemli bir ayağıdır. Devrimlerin pekiştirilmesinde Köy Enstitüleri’nin sizce nasıl bir yeri vardı?

Osman Şahin: Çok büyük bir yeri vardı. Benim köyümde kara şalvardan başka birşey yoktu. Balkon diye bişey yoktu, balkon kullanıldı ilk defa. Halkeviyle gelen birşeydi. Bizim o Aslanköyü’nde bile 600’e yakın Milli Eğitim klasikleri vardı. Bir çok roman okuduk. Demokrat Parti iktidara geldikten sonra bir kitap katliamı başladı. Bizim köyde şuan o kitaplar gitti. Türkiye’nin genel durumu böyle oldu. 74’te İsveç’te 8 milyondu nüfus 8 bin kütüphane var. Şyimdi 10 milyon 10 bin kütüphane var. Bugün Türkiye’de 76 milyon insana 1574 kütüphane var. Onlar da kitap deposu. Türkiye’de bugün kimse kitap okumuyor, kitap okumayan insan duyduğuna inanır. Erdoğanlar 5-10 kanalı ele geçirmişler nasılsa okumayan adam duyduğuna inanır. Her şeyi 4+4+4 sistemine yorumlarlar. 17. yüzyıldan kalma yöntemdir bu. Eğitim-iş başkanı diyor ki “Efendim 6 yaşındaki kız ve oğlan yan yana gelince ders çalışmıyorlar bunları ayırmak lazım…” 6 yaşında kıza türbanı taktırıyorsunuz. Bu ona sen kadınsın sen kızsın demek! Uyarı bu. Ötekine de sen erkeksin! Köy enstitüleri kapatıldığı zaman Erdoğanların geleceği belliydi. Okuma yazma eksikliği bitiyordu. Kürt olayı olmayacaktı, toprak ağalığı bitiyordu. Kürt ağalardı hepsi.

Ayrıca halk oyunu konusuna da gireyim. Köy Enstitüleri yaygınlaştırdı onu. Bak bunu yazabilirsiniz. Eğer yağmur yağmamışsa, top sahasında müdürü, öğretmeni, öğrencisi 600 kişi her gün oynardık. Sonra köy enstitüleri arasında festival meşhur oldu. Mesela zeybeği biz bilmiyorduk ama herkes birbirinden öğrendi. Ankara Hasanoğlu’ndan geldiler mesela bu anaerkil zamandan kalma bir ritüeldir, misket oynadılar. Bir de fosil taşı, mesela Çukurova 353 tane yılan çeşidi bulmuşlar, ispirtonun içine koyuyorlar 10 yıl öyle kalıyor. Bir de Çukurova’da bir mamut fili bulmuşlar. Yani mesele şu. Gittiğiniz yerde ne tür varsa hepsini öğreneceksiniz. Bizim için oyun zaten o. Bizim orda bir sürü çuvalla fosil taşı vardı. Mesela bir mağaraya girdik dağın tepesinde, 35 milyon senelik bir midye bembeyaz taşlaşmış. Dağın tepesinde. Hep bunları topladım ben.

2-3 kitabım yazılı durumda bastıracağım ben onları ama yoruldum.76 yaşıma giriyorum. En son notlarımı yayınlayacağım. Üniversiteler istedi vermedim. Bir lise defteri vardı eski 90 sayfa, her gittiğim köyde onlardan bir tane doldururdum. Oranın adetleri, kız istemeleri her şeyi yazardım. Köylerin tarihleri, isimleri. Mesela bir köy hazırlık yapmış, Moğol istilası geliyormuş. Biliyorlar Moğollar at sırtında yaşarlar. Adamın biri demiş ben geçen gün çamura düşmüştüm. Sesimi bilen atım bile benden ürktü. Demişler bir deneyelim. Atlar ürküyor. Sonra kadın erkek o çamurlara yatmışlar. Moğollar gelince hepsi birden çıkmışlar. Moğollar atlarına sahip çıkamamışlar. Tek basamadıkları köy orasıymış. Köyün adı batak köy kalmış sonra. Doğayı çok iyi öğrendik biz. Ayı vardır ya inine girer kış uykusunda. Gidin çırılçıplak dürtün ayıyı size saldıramaz. Kurtta saldıramaz size çıplakken. Ya da mesela Toroslarda yol var 5 kilometre 40 cm kar var. Kıl ipler var ya hayvan bağlamakta kullanılır. Ondan bağlayın belinize 10 metre arkanızdan gelsin. Kurt bakar ipe ne olduğunu bilemez, korkar, saldıramaz. Kayak kayandan da çok korkarlar hiç yaklaşamazlar.

İnciraltı Tarih Cemiyeti: Artık yavaştan sonlara geldik. Öğretmenler günü de gedi. Onunla ilgili eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Osman Şahin: Son bir şey daha söyleyeyim. Ben çok güzel bağlama çalarım, mandolin de çalarım. Buralarda her öğrenci en az 1 enstrüman öğrenirdi. Bu köylerde insanlarla bağlanmamı sağladı. O saz bağladı bizi.

Amerika’da şöyle kapatılmasını istemiş; sistemi incelemiş adamlar. Maltepe Belediye bBşkanı var profesör, şimdi Ali Bey var orada, ondan önceki adam. O akademisyen bir adam ve Almanya’da eğitim görmüş. Çalıştığım üniversitede Amerkalı bir profesör söyledi; “Türkçe’yi çok iyi biliyordu ,benimle dostluk kurdu.” dedi ve o adam anlatmış işte “18 yıl köy enstitülerini inceledim.” demiş. Bunlar yazılı, bende var. Amerika’nın CIA ‘nın adamıymış, rapor etmiş: “Öyle bir sistem ki köye enstrüman götürüyorlar,tarım bilgileri var,doğum bilgileri var,her şeyleri var ve orada yaşıyor öğretmen”. Peki on yıl sonrasını düşünün. Bunun üniversitesi de kurulacak. Yüksek köy enstitüleri vardı zaten,daha sonra bunun üniversitesi de kurulacak. Yani şimdi Bölge Köyü’nde, bugünkü aklımla söylüyorum, 44 kişi öldürüldü dedim ya; orada birkaç tane Köy Enstitülu öğretmen olsaydı böyle olmazdı. Bugün, bunu not edebilirsiniz, aydın olarak benim saptadığım bir şey, bunlar 60 yaşını geçen köylüye 500-600 tl para veriyorlar. Köylük yerde 500-600 tl büyük paradır. Adamın tarlası var ama ekmiyor, biçmiyor. Mazot parası şu kadar eder, traktör bulacağım şu bu diyor… Bu 600 tl bana yeter diyor. Binlerce dönüm tarla boş ve çalışmıyorlar, kahvede oturuyorlar.. Korkunç, çalışmıyor herifler! Toprağını da kimseye vermiyor. Hani 301 kişi öldü ya, mesela Zonguldak’a yakın Köy Enstitüs’ünde madenciliğe yakın olduğu için öyle bir ders konuluyor, ondan daha önce madencilik eğitimi almış öğretmenler olsaydı o olay olmazdı. Bilinçlendirirlerdi… Hangi birini söyleyeyim. Birçok olayın çıkış noktasını oraya bağlayabiliriz. Bilge Köyü’nde katliam olmazdı işte…

İnciraltı Tarih Cemiyeti: Osman Bey çok teşekkür ederiz, vaktinizi bizim için ayrıdınız. Çok değerli vakit geçirdik sizinle, o günlere gittik adeta. Herşey için çok teşekkür ederiz.

Osman Şahin: Ben teşekkür ederim, ne demek. Çalışmalarınızda başarılaf diliyorum.