Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 21 Kasım 2017

Üste git

Üste

“Kıbrıs Girit Olmasın”

“Kıbrıs Girit Olmasın”

 

9-12 Ocak 2017 tarihleri arasında Cenevre’de Kıbrıs’ın geleceğini tayin etmek üzere bir konferans toplanmıştı. Fakat Rum ve Türk taraflarının çözüme gidememesi üzerine görüşmeler ertelenmek durumunda kaldı. 28 Haziran 2017 tarihinde taraflar Cenevre’de yeniden bir araya geldi, o tarihten bu yana görüşmeler devam ediyor. Görüşmeler esnasında sosyal medyada bir cümle ile karşılaşıyoruz : “Kıbrıs Girit Olmasın”.

“Girit’in Türk denizcilik tarihi bakımından önemi neydi ?” “Neden Kıbrıs Girit olmasın ?” sorularını yanıtlamaya çalışalım ve tarihten ders çıkararak “Neden Türk milleti Kıbrıs’a sahip çıkmalıdır?” sorusuna cevap bulalım.

Akdeniz’de Kilit Bir Stratejik Ada : Girit

Girit Doğu Akdeniz’de yer alan, Rodos ve Kıbrıs kadar Akdeniz’de stratejik bakımdan önem arz eden bir adadır. Girit adası Osmanlılar için oldukça cezbedici bir yerdir, çünkü cihan devleti olmak gibi bir iddiası olan imparatorluğun Akdeniz’de hakimiyet kurmasıyla önemli geçiş yollarını elinde tutma hakkı elde etmesi ve ticaret yollarının kontrolünü tamamen sağlayabilmesi açısından oldukça mühimdir.

Türkçemizde bir deyim vardır “Hanya’yı Konya’yı görürsün.” diye. Hanya Girit’in, Konya ise Selçukluların başkentidir. Aradaki benzerlik ise şöyledir : Konya’da yaşayan Karamanlılar Osmanlıları devlet olarak kabul etmemişlerdir. Çünkü Osmanlılar Selçukluların uc beyliğidir. Fatih Sultan Mehmed döneminde Karaman bölgesinde yaşayan Türkler Kıbrıs, Makedonya, Girit gibi bölgelere gönderilirler. Bunun iki sebebi vardı : Devlet içinde çıkan isyanları önlemek ve gönderildikleri yerleri Türkleştirip Müslümanlaştırmalarını sağlamak.

Rivayetlerden birisi ise şöyledir : Osmanlılar, Girit’i fethederken Hanya tarafından girerler. Bu bölge içinde karşılarına çıkan ilk yerin ismi de Gonya’dır. Buradan geçerken Gonya Manastırı Osmanlılar tarafından tahrip edilir. Daha sonra yeniden yaptırılan manastır yine Girit İsyanı sırasında tahribata uğrar. Bölgede yaşanan katliamlar da söz konusudur. “Hanya’yı Gonya’yı görürsün” sözü zamanla dilde değişime uğraşmış, Gonya kelimesi Konya’ya dönüşmüştür. Böylelikle deyim Girit’ten Anadolu’ya uzanmıştır.

Deyimin daha çok Yunanlılar için, iki bölgede de fazla katliam yaşandığından “katliam gibi bir felaket gelir başına” anlamı söz konusudur.

Hanya ve Gonya’dan bahsettiğimize göre Girit’in Osmanlılar tarafından fethinden bahsedip nasıl Türk hakimiyetinden çıktığını anlatabiliriz.

Girit adası, 1645-1669 yılları arasında Osmanlıların 24 yıl süren seferi sonucu Türk hakimiyetine girmiştir. Böylelikle Osmanlı, Akdeniz’i Türk gölü haline getirme özelliğine anlam kazandırmıştır. Osmanlı vatandaşı Rumlar bu topraklarda yaklaşık 250 yıl varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Girit’te Ayrılıkçı İsyanlar Başlıyor

Girit’te Osmanlı yönetimine karşı çıkan ilk büyük isyan 1770 yılında meydana gelir. Giritli bir tüccar olan Daskologiannis bir Rus amiralin desteği ile Girit Ovası’nda isyanı başlatır. İsyan, Rusların vaat ettiği kuvvetleri göndermeyip Osmanlı ordusunun sert bir şekilde bastırması ile sonuçlanır. İsyan girişimi her ne kadar başarısızlıkla sonuçlansa da bu isyanın önemi, kendisinden sonra adada yaşanacak ayrılıkçı hareketlere öncülük edecek olmasıdır.

İlk başlarda Girit’teki ayrılıkçı isyanlarda izlenen yol Enosis değil, kendi bağımsızlıklarını elde etme idi. “Girit Giritlilerindir” sloganları ile hareket ediyorlardı.

1814’te Rumlar Osmanlı’dan bağımsızlıklarını kazanmak için Rusya’da Etnik-i Eterya Cemiyeti’ni kurmuşlardır. Rusların tahrikleri ve Fransız Devrimi ile yayılan milliyetçilik akımının etkisiyle faaliyet yürüten cemiyet, 1821’de faaliyetlerini Girit’e taşıyacaktır. Bununla birlikte Rusya da Girit meselesinde sahneye çıkacak ve zamanla etkin rol alacaktır.

Girit’te küçük küçük cemiyetler ortaya çıkmaya başlamış ve ilerleyen yıllarda hepsi İhtilal Komitesi adı altında tek bir çatı altında birleşmişlerdir. Bu sayede ayrılıkçı isyanlar tek elden yönetilmeye ve yürütülmeye başlanmıştır.

1821 Mora İsyanı, 1828 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlı’nın Girit üzerindeki hakimiyetini olumsuz yönden etkileyecek, Osmanlı-Rus Savaşı ardından 1829’da imzalanan Edirne Antlaşması ile Yunanistan’ın Osmanlı’dan bağımsızlığı ilan edilecektir.

Böylece 19.yüzyıl Osmanlı için zorlu bir şekilde başlamıştı ve Osmanlı daha da zorlu süreçlerden geçecekti. Milliyetçilik akımının etkisi ile himayesinde bulunan milletler, özellikle de Balkanlar’daki milletler, bağımsızlıklarını elde etmek için isyan ederek Osmanlı topraklarından ayrılıp kendi devletlerini kuracaklardı. Kurulan devletlerden birisi olan Yunanistan, büyük devletlerin maşası olma görevini görecek, Osmanlı için ilerleyen yıllarda bir tehdit unsuru haline gelecekti.

Girit İsyanları ve Verilen İmtiyazlar

1856 Islahat Fermanı’nın ardından Girit’te de bir takım ıslahatlar yapıldı. Adada huzur ve asayiş sağlanmaya çalışıldı. Bu sıralarda yeni bir devlet olan Yunanistan kendi içinde sıkıntılar yaşıyor ve Avrupalı devletlerin müdahalesine maruz kalıyordu. İngiltere bu duruma el koyarak Yunanistan’ı kendisine bağlamak için öncelikle Yunanistan’da iç güvenliği sağladı, ardından bağlılığı arttırmak için 7 Ege adasını Yunanlılara bıraktı. Böylece Rumlarda Enosis fikri canlanmaya başladı ve Girit de bu durumdan etkilendi. Islahat Fermanı tüm azınlıklarda bağımsızlık duygusunu perçinlemişti. Giritliler de bu durumdan istifade ederek ayaklandılar. Başlarında Osmanlı valisi istemiyorlardı. Bab-ı Ali ise durumu görmezlikten gelerek valilerin halka iyi muamele etmediklerinden dolayı istenmediklerini öne sürmekteydiler. Adada sürekli vali değiştirilmesinin de sebebi buydu. 1866’da büyük isyanlar patlak verdi. Yunanistan’da din görevlileri ve öğretmenler isyanın körüklenmesi için görevlendirilerek Girit’e gönderildi. Bununla birlikte Avrupalı devletler de meseleye müdahil olup dünyada kamuoyu yaratarak Osmanlıların tüm gayrimüslimlerin sorunu olduğu algısını oluşturmaya çalıştı. Böylece 1868 yılında Girit Rumlarına imtiyazlar tanındı. Fakat imtiyazlarla tatmin olmayan Rumların isyanları büyüterek devam ettirmesi ve yabancı devletlerin de tekrar devreye girmeleri bu sefer meseleyi uluslararası boyuta taşımıştır.

93 Harbi sonrası Berlin’de toplanan konferansta Osmanlı’nın lehine bir takım değişikliklere gidildi. Bu gelişmelerden birisi de Girit ile ilgilidir. Girit meselesi Berlin Konferansı’na taşınmış, isyanların sona erdirilerek mevcut imtiyazların genişletilmesi için bir ön protokol imzalanmıştır. Hanya şehri yakınlarında imzalanan Halepa Sözleşmesi Rumlara geniş ölçüde haklar tanıyordu.

1880 yılında Yunanistan sınırların değişimiyle birlikte Osmanlı’dan toprak talebinde bulundu. Toprak talebine karşı çıkan 2. Abdülhamit istenilen topraklar üzerine bir rapor hazırlanmasını emretti. Hükümet tarafından hazırlanan rapora göre Girit adası gözden çıkarılabilir nitelikteydi. Çünkü devlete verdiği zararlardan başka bu olayların diğer adalara da sirayet edeceğinden korkuluyordu. Fakat hazırlanan bu rapor ilerleyen sürecin en büyük stratejik hatalarından birini teşkil edecekti. Rapordan kısa bir sürede haberdar olacak olan İngiltere, sadrazama bir elçi göndererek adanın kendisine verilmemesi durumunda adada hak iddia edeceğini bildirecekti.

Tanınan geniş imtiyazlara rağmen isyanlar son bulmuyordu. Ayrılıkçı hareketleriyle öne çıkan İpikroti Örgütü, isyanı iyice körükleyip daha meşru bir şekilde yürütmek üzere halkı isyana davet ediyordu. 1896 yılında örgüt, Atina İhtilal Komitesi ile Yunan gazetelerinde ortak bir bildiri yayımlayarak Batı dünyasını ve Osmanlı’ya karşı ayaklanan Yunanistan ve Girit Rumlarını yardıma çağırıyordu.

1897 Türk-Yunan Savaşı ve Girit’in Adım Adım Kaybedilmeye Başlanması

Mart 1897’de Osmanlı’ya karşı ayaklanan Rum çeteler Girit’te olduğu gibi Yunanistan’da da ayaklanmayı büyütmekte idi. Bu durum Türk-Yunan Savaşı’na neden olmuştur. Fakat Abdülhamit döneminde çürümeye mahkum edilen donanmanın bu savaşta ne yazık ki istenilen başarıyı elde etmesi şöyle dursun, bir yere dahi sahip olamadı. Yine de savaş Türklerin zaferiyle sonuçlanmış, ancak savaşın ardından imzalanan anlaşma Türklerin aleyhine hazırlanmıştı. Bu antlaşma ile Girit’teki isyanların imtiyazlarla değil, kesin bir çözümle sonuçlanması yani Girit’in özerk bir yapıya kavuşması kararlaştırıldı. 18 Aralık 1897’de imzalanan antlaşma ile Girit’e özerklik verilmiş, 1898’de ise adanın Osmanlı ile bağı fiilen kesilmişti.

Osmanlı 1909’da Avrupa devletlerinden tahliye sonrasında kendisine bağlı özerklik idaresinin devamını istedi. Büyük devletler ise belirli bir para karşılığında ada üzerindeki haklarından tamamen vazgeçmesi önerisini sundu. Bu gelişmelerin ardından Osmanlı’nın Girit’e gönderdiği kadıların Rumlar tarafından kabul edilmemesi, Türk üyelerin Girit Genel Meclisi’nden atılmaları gibi birkaç girişim artık Girit’in hukuken de kaybedildiğini göstermekteydi. Bir tek Türk bayrağının adadan indirilmesi gibi bir işlem kalmıştı, bu da Balkan Savaşları’ndan sonra gerçekleşecekti.

Balkan Savaşları İle Girit’in Resmen Kaybedilişi

1912-1913 yılları arasında cereyan eden Balkan Savaşları, ket vurulan Türk denizciliğinin nasıl vahim bir hale geldiğinin göstergesidir desek çok da yanlış sayılmaz. Çünkü Osmanlı devleti, 2.Abdülhamit’in donanmayı Haliç’e zincirlemesi nedeniyle 20. yüzyıla donanmasız girdi. Savaştan önce devlette donanma yapmamak politikası yürütülmekteydi ki Balkan Savaşı planlamasında Türk donanması yer alamadı. Böylelikle Ege’de deniz kontrolü Yunanistan’a bırakıldı.

Neticede Balkan Savaşları Osmanlı’nın mağlubiyeti ile sonuçlandı. Birinci Balkan Harbi’nin ardından Girit’le birlikte Selanik de dahil olmak üzere neredeyse bütün Ege adaları Yunanistan’a geçmiştir.

İkinci Balkan Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında 14 Kasım 1913’te imzalanan Atina Antlaşması’yla Osmanlı, Girit’in bu ülkeye ait olduğunu kabul etmiştir. 14 Aralık 1913’te Yunan Kralı Girit adasında Yunan bayrağı çekerek adanın Yunanistan’a katıldığını tüm dünyaya ilan etmiştir. Böylece Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının ortasındaki bu stratejik adada Türk hakimiyeti tamamen son bulmuştur.

Tarihten Ders Çıkaralım

Türkler Girit adasında 250 yıla yakın bir süre hakimiyet kurmuştur. Fakat sahip olduğu stratejik avantajları değerlendirememekle birlikte donanmada yapılan yeniliklerin kalıcı olamaması ve Abdülhamit döneminde donanmanın çürüyüp yok olmaya mahkum edilmesi Türklerin Ege ve Akdeniz’deki hakimiyet alanını daraltmış, en önemli adalarını kaybetmişti. 19.ve 20. yüzyılda gelişip büyüyen, dünya devi olma özelliği kazanan devletler denizlerdeki stratejinin önemini kavramış, yürüttükleri mücadeleleri bu doğrultuda şekillendirmişlerdi. Ancak önemli su kanallarına ve bu su kanallarına geçişi sağlayan önemli denizlere sahip olan Osmanlı Devleti stratejik önemi görmezden gelmiş, denizciliği geri plana atmıştı.

  1. Abdülhamit, Türk-Yunan Savaşı’nın ardından Girit’e verilen özerkliğin halkın tepkisine yol açmaması için basına sansür getirdiği gibi Girit kelimesine de sansür getirdi. Bütün basılı yayınlarda Girit kelimesinin kullanımını yasakladı. Böylece donanmasını kendi elleriyle yok eden Osmanlı, Girit’in kaybında eli kolu bağlı pozisyonda durmaktan başka bir şey yapamadı.

Girit’in Türk hakimiyetinden tamamen çıkışı şüphesiz ki en çok Yunanistan’ın işine yaradı. Megali İdea ülküsü ile yola çıkan Yunanlılar, Enosis fikri ile Giritli Rumları isyana teşvik etmiş, onların desteği ile adayı kendi hakimiyeti altına almayı başarmıştı.

Kıbrıs için de yıllardır uğraşan Yunanistan henüz bu amacına ulaşabilmiş değil. Fakat bugün Cenevre’de yürütülen Kıbrıs müzakerelerinde el ele tutuşan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın çözüm diye dayatmaya çalıştıkları antlaşma kabul edilirse Kıbrıs’ta Türk hakimiyeti son bulacağı gibi Antalya Körfezi’ne sıkışacak olan Türkiye’nin Akdeniz’deki hakimiyeti de tehlikeye girecektir.

Türkiye’de Kıbrıs meselesi bugün yeterince gündeme gelememektedir. Suriye’de YPG ve PYD’ye karşı verilen mücadeleler ve yakın zamanda TSK’nın Afrin’e yaptığı çıkarmaya bu kadar eğilim gösterilirken Kıbrıs’ta yürütülen hukuki mücadelenin de diğerlerinden bağımsız olarak görülmesi, daha doğrusu görmezden gelmeye çalışılması stratejik hataların en büyüğüdür. Çünkü yapılan bu hamlelerin amacı Türkiye’yi güneyde karadan ve denizden kuşatmaktır.

Bugün Kıbrıs davası, Türklerin hukuki açıdan haklı olduğu bir davadır. Ve bu davada Türk hakimiyetinden, Türklerin adada sahip oldukları haklardan kesinlikle taviz verilmemelidir. Aksi takdirde Kıbrıs’ın sonu da Girit’ten farklı olmayacak, Megali İdea’sına ulaşmak isteyen Yunanistan bu amacına büyük ölçüde ulaşacaktır.

İnciraltı Tarih Cemiyeti üyesi Begüm Erdoğan

 

KAYNAKÇA :

Cem Gürdeniz, Mavi Uygarlık Türkiye Denizcileşmelidir, Kırmızıkedi Yayınevi, 2. Baskı, İstanbul, 2015

Durmuş Yılmaz, Osmanlı’nın Son Yüzyılı, Çizgi Kitabevi, 2. Baskı, Konya, 2014

Kaan Arslan, Ege Adalarının Osmanlı’dan Koparılışının 100 Yılı ve Girit, Teori Dergisi, S.328, s.40-45, İstanbul, 2017

Barış Doster, Yunanistan’ın İşgal Ettiği Adalar ve Tarihten Bir Ders, Teori Dergisi, S.305, s.57-68, İstanbul, 2017

Emin Ünsal, Girit’in Türk Hakimiyeti’nden Çıkışı, Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Edirne, 2009

http://blog.milliyet.com.tr/hanya—gonya—konya/Blog/?BlogNo=429772

http://www.gazetevatan.com/mutlu-tonbekici-636948-yazar-yazisi-girit-te-konya-yi-aramak/