Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 11 Aralık 2018

Üste git

Üste

Yorum Yok

II. Meşrutiyet’in Gölgesinde Bir Yurttaş Yaratmak

II. Meşrutiyet’in Gölgesinde Bir Yurttaş Yaratmak

“Kâbus-i hiyanetle vatan can çekişirken
bir gün Rumeli dağları envara boyandı;
hürriyetin enfası ile herkes uyandı.”

İttihat ve Terakki’nin, 23 Temmuz 1908’de 21 pare top atışıyla Manastır’da Meşrutiyeti ilanı ile birlikte, Türk aydınının omuzlarına “yeni bir toplum yaratma” görevi de yüklendi. Neredeyse 30 yıl süren Abdülhamid istibdadına karşı halk için halkla birlikte, İttihat Terakki önderliğinde gerçekleşen Hürriyet Devrimi, Türk aydınının kimliğinin ve karakterinin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Denilebilir ki bu dönem aynı zaman da Türk aydınının “yeni bir toplum yaratma” pratiğinin önemli bir örneğidir.

Aydın da her insan gibi tarihsel bir süreç içerisinde üretildi ve üretti. Halk için, bezirgân Saltanatına meydan okuyan ve Mayakovski’nin deyişiyle “ruhunu gelecek yüzyılların şölenine sunan” Türk aydını, 150 yıllık milli ve demokratik devrim mücadelesi içerisinde doğdu. Kendi köklerinden kopmayan ama bir yandan da modernleşmeye çalışan; hem modernleşmek için batıya yönelen, ama hem örnek aldığı Batı’ya karşı imparatorluğu ve toprak bütünlüğünü korumaya çalışan Türk aydını; Jön Türk Devrimi ile ilk rengini İstanbul’da meydanların ve caddelerin adlarına verecektir. Söylemde kalmayan “hürriyet, müsavat, uhuvvet, adalet” gibi Meşrutiyet şiarları, kalabalıkların toplanarak kendilerini ifade ettikleri veya içlerinden aktıkları kamusal mekânlarda isim olarak hayat bulacaktır. Aydınların ve kitlelerin siyasileşme sürecine girmesiyle birlikte, çok sayıda siyasi parti ve dernek kurulacak, basın-yayın alanında gerçek bir patlama yaşanacaktır. Kadının özgürleştiği, işçi hareketinin tarihimizde ilk büyük
kabarışını yaşadığı bu dönemde politik sokak tiyatrosu da filizlenecektir. Özellikle İstanbul’da meşrutiyet sloganlarının sık sık oyunu kestiği, istibdat zamanında şehit düşen Jön Türklerin anıldığı, kitlesel tiyatro gösterimleri yapılacak, toplumsal meseleleri işleyen oyunlar bu meydanlarda sahnelenecektir. Ömer Seyfeddin, halkın Meşrutiyet ilân edildiği günkü coşkunluğunu Hürriyet Gecesi adlı hikâyesinde şu şekilde anlatır:

“O ilk gün, o ilk hürriyetin ilân edildiği gün neydi Ya Rabbi? Sanki bir saniye içinde bütün dünya birdenbire değişti. Tenha sokaklar alacalı ve kesif doldu. Meydanlar kapandı. Birbirleriyle hiç konuşmayan dilsizlerin ağızları açıldı. Her köşe başında bir düzine hatib.. Arabalarda, at üzerinde hem koşan, hem söyleyen yakası rozetli, elleri kamçılı deli gibi adamlar.. Sonra bayraklar, bayraklar, bayraklar… Susmayan bandolar, nihayeti gelmeyen nümayiş alayları. Sarılmalar, kucaklaşmalar, öpüşmeler, alkış tufanları ve bütün bunların üstünde hiç dinmeyen bir nâra: “Yaşasın Hürriyet!”. Yine sonra kadınlardan, çocuklardan, ihtiyarlardan, gençlerden, askerlerden karma karışık taşan dalgalanan bir akın! Nereye? Bilen yok…”(1)

Fertlerde Gerçekleşmesi İstenen Davranışlar

Meşrutiyet aydını; II. Abdülhamit’in istibdadı altında inleyen halka; vatan ve millet, yaşama sevgisi aşılayan, yanlış batılılaşmayla mücadele konusunda uyarılarda, doğruluk ve dürüstlük konusunda telkinlerde bulunan; devrimin şiarları arasında da yer alan özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet duygusunu benimsetebilmek adına eserler üretmiş, ‘insana dair’ ne varsa halkla buluşturmuştur.

Çalışkanlık konusu üzerinde ısrarla duran Meşrutiyet aydını, bizi milletçe çalışmaya teşvik ederler. Arabozuculuk, hırs, kin, kıskançlık, öfke gibi kötü huyları, yalancılık, ikiyüzlülük gibi hem ferdi hem de sosyal zararları bulunan alışkanlıkları şiirlerinde tenkit edip yeren Tevfik Fikret; çalışkanlık, cesaret, erdemlilik, doğruluk, şeref ve gurur gibi yüksek duyguları yayıp yerleştirmeye çalışır. Sis şiirinde milli gayretten yoksun bulunduğumuzu, buna değer verilmediğini belirten şair, Ferda’da çalışmanın övgüsünü yapar ve vatanın ancak gayretli insanlar sayesinde yükseleceğini söyler. Ve şair:

“Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl bağır;
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!” diye haykırarak, büyük umutlarla bağlandığı gençleri
harekete geçirmeye, onları sarsıp, çalışma alışkanlığını benimsetmeye çalışır.

Sanatını tam anlamı ile milletinin hizmetine adamış olan Mehmet Akif de, başkalarının acılarına
tınmayan birey tipini namlunun ucuna oturtur, haykırır ve yardımseverliği çağırır:

“Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım!”

Feleğin çemberinden geçerek kendisini halkına adayan Türk devrimcilerinin, fedakârlık ruhu da halkla bütünleşmiş, Namık Kemal’den, Şemseddin Sami’ye ve Ebuzziya Tevfik’e kadar bu dönem aydınlarının, yazdıkları tiyatro eserlerinde (Vatan Yahut Silistre, Gülnihâl, Akif Bey, Besâ, Ecel i Kaza vd.) ; kişilerin yakınları, sevdikleri için bulundukları fedakârlıklar büyük bir yer tutmuştur. Gerektiği zaman ve gerektiği yerde fedakârlıkta bulunmak eylemi, bilinçlerdedir.

Milleti de, ferdi de yaşatan şereftir. Eğer o olmazsa fert ve millet yaşamıyor yerde sürünüyor demektir. İnsanlığı yerle bir eden alçaklığı yıkmak, şerefi üstün tutmak ise Türk aydınının ana ilkesidir:

“Dünyada şereftir yaşatan milleti, ferdi;
Silkin, şu mezellet tozu uçsun üzerinden.
İnsanlığı pâ-mâl eden alçaklığı yık, ez;
Billâh yaşamak yerde sürüklenmeğe değmez.”
(Tevfik Fikret, Millet Şarkısı- Rübab ı Şikeste)

Meşrutiyet’in çizdiği kadın profili de bütün gövdesiyle üretim hayatı içerisindedir. Cephede erkekle yan yanadır. Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek’teki Ayşe’si, düşmanlarına karşı erkeklerle aynı safta savaşır. Yine bu dönemde Türk kadının mahrum bırakıldığı ve layık olduğu haklara şiirde, romanlarda ve tiyatro eserlerinde yer verilir. Kadının medeni haklarını henüz elde edemeyişinden duyulan büyük üzüntüler, önemli bir yer tutar.

Tevfik Fikret, bu konuda en çok çaba gösteren kişidir. Fikret, bir yandan toplumun genel medeniyet seviyesini yükseltmeye çalışır, bir yandan da kadınların da erkekler gibi öğrenimlerinin esaslı bir şekilde sağlanması için uğraş gösterir.

“Kızlarını okutmayan bir millet, oğullarını manevi öksüzlüğe mahkûm etmiş demektir, hüsranına ağlasın!” derken (Bir Kız Mektebi İçin- Haluk’un Defteri); dönemin en yakıcı sorunu üzerine yürüyordu. Yine Fikret’e göre, her bakımdan erkeğin yanı başında yer alan kadın, medeniyetin esaslı unsurlarından biridir:

“Verin, verin,
Kalbin, semahatin, hele ilmin yarattığı
Her şeyde kızların, bu muazzez çiçeklerin
Bir hakkı var… Verin!”
(Bir Kız Mektebi İçin)

Ve Vatan, ancak kadının da çalışmasıyla yükselir:
“Kadın yükselmezse alçalır vatan,
Samimi olamaz onsuz bir irfan.”
Ziya Gökalp (Meslek Kadını)

“Gülün Gül İle Tartıldığı Dünya”

Padişaha kapıkulluğu yapan ve ürettiği eserler karşılığında Padişahın kendisine verdikleri ile hayatını sürdüren Çelebiler vardı. Çelebi ile entelektüel arasındaki fark, sağ elimiz ile sol elimiz arasındaki fark kadar… Bilmek ile yapmak arasındaki keskin çizgi de entelektüel ile aydını birbirinden ayırır. Entelektüelin nabzı saray ile birlikte, aydının nabzı ise Milleti ile birlikte atar. Yangınlar içerisinde doğan Türk aydınının ateşi ve kudreti bütün dünyayı aydınlatmaya yeter. Entelektüelin ışığı ise, ancak kendi önünü aydınlatacak kadardır. Entelektüel bilir, aydın yapar! Türk aydını ise yapıcıdır. 150 yıllık Türk devrim tarihimizin önemli halkalarından birisi olan 1908 Hürriyet Devrimi’nin 108. yıl dönümündeyiz. Devrimin yarattığı kültürün çizdiği “insan” ve “dünya” profiline dair yukarıda verdiğimiz örnekleri, belki on sayfalarca uzatabilirdik. Lakin Namık Kemal gibi sürgünlere gönderilen, Mithat Paşa gibi zindanlarda boğdurulan o büyük “aydın” tavrını, ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde
bilinçlere çıkarmak için bu kadarı bile yeterli. Bugün bile bütün insanlığın cevabında ortaklaştığı “Nasıl bir dünya?” sorusuna kökleri Nesimiler, Dadaloğlular, Pir Sultan Abdallar, Şeyh Bedreddinlere dayanan Türk aydını, 108 yıl öncesinden ‘yapma’ iradesini göstererek cevap veriyor.
Mücadele devam ediyor…

Emrah ZORBA
inciraltitarih@gmail.com