Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 14 Aralık 2017

Üste git

Üste

Hürriyetperver bir subay: Süleyman Hüsnü Paşa

Hürriyetperver bir subay: Süleyman Hüsnü Paşa

Türkiye’nin vatansever ve devrimci geleneğinden bahsederken unuttuğumuz pek çok isim vardır. İşte o isimlerden biri de Süleyman Hüsnü Paşa’dır. Mektebi Askeriye Nazırı iken Sultan Abdülaziz’in devrilmesinde aktif rol oynayan, Kanun-i Esasi tartışmaları olurken anayasayı yapan komisyonun bir dönem başkanlığını üstlenen, 93 Harbi’nde Rumeli Harb Ordu-yi Hümayunları Umum Kumandanı olarak görev yapan ve yazdığı bir telgrafla hem ilk Meclis-i Mebusan’ımızın istemese de kapanmasına neden olan hem de kendi yaşamının devamını Bağdat’ta sürgünde geçirmesine yol açan Süleyman Paşa.

1853 yılında Maçka Askeri İdadisi’yle askeri yaşama başlayan Süleyman Efendi, Kolağası rütbesindeyken meşrutiyetçi fikirlerle tanışıp Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ne katılmış, 245 numaralı üyesi olmuştur. Meşrutiyet mücadelesine adım attıktan kısa bir süre sonra, gizli olan Cemiyet ihbar edilmiş ancak Nuri Bey ve Ebüzziya Tevfik’le birlikte isimleri ihbar edilenler arasında yer almamıştır. Bu durum Süleyman Efendi’nin askeriye içerisinde önemli rütbeler alması için engel teşkil etmemiştir. Peşi sıra Girit, Yemen ve Asir’deki ayaklanmaların bastırılması için görevlendirilmiş, ardından İstanbul’a gelerek Mekteb-i Harbiye’ye atanmıştır.

Süleyman Hüsnü Paşa 1873’te Mirliva rütbesini alarak Mekatib-i Askeriye Nazırı(Askeri Okullar Komutanı) olmuş ve eğitimde devrim niteliğinde hamleler yapmıştır. Görevi süresince İstanbul’da 10; Erzurum, Bağdat ve Şam’da birer askeri rüşdiye açtıran Paşa, askeri rüşdiyelerin ve Darüşşafaka idadisi eğitim programlarına Fransızca dersini koymuş, medrese öğrencilerinden öğretmen yetiştirmek için öğretmen okulları açmıştır.

SULTAN AZİZ’DEN ‘DEVRİK PADİŞAH’A

1875 yılına gelirken devletin mali durumu o kadar kötü olmuştur ki, hükümet açlığı engellemek için halka yiyecek dağıtmak zorunda kalmıştır. Yöneticiler arasında liyakat aranmaz olmuş, Rus elçiliğine memur olur hale gelmişlerdir. Hersek, Bulgaristan, Selanik ve Edirne’de olaylar patlak verince hükümete karşı yapılan Talebe-i Ulum Mitingleri, Rus yanlısı Sadrazam Mahmud Nedim Paşa ve şeyhülislamın görevlerini bırakmasını sağlamıştır. Kötü yöneticilerin gitmesi önemli bir başarı ancak çare değildi. Bu sebeple Serasker Hüseyin Avni Paşa, Askeri Mektepler Nazırı Süleyman Paşa, Mithat Paşa, Redif Paşa ve Kayserili Ahmet Paşalar Abdülaziz’i devirmek için ittifak yapmışlardı.

Süleyman Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa’yla yaptığı görüşmede devirme harekatını bir an önce gerçekleştirmek için sabırsız olduğunu söyler. Askeri öğrencileri devrime dahil etmek Süleyman Paşa’nın sorumluluğundadır. Padişahın tahttan indirilmesiyle meşrutiyeti ilan edip etmeyeceklerine ilişkin şüpheleri olduğundan hal olayından birkaç gün önce Mithat Paşa’ya: “Maksada eriştikten sonra millet için ne istifade olacak? Bana kalırsa (Murad) Efendi Hazretleri şimdiden meşrutiyet idaresini dahi taahhüt buyurmalıdır.” demiştir.

Büyük gün gelir çatar. Askeri öğrencilere kalk borusunun verilmesiyle birlikte fişek dağıtılır. Süleyman Paşa, dahil olacakları işin sonunda ‘köprü başında asılma’ ihtimalinin dahi olduğunu öğrencilerine söylemiştir. Bir yandan Hassa 4.Talia Taburu Binbaşısı Osman Ağa “Nereye gideceğiz? Ve ne yolda sarfı hamiyet edeceğiz?” diye sorduğunda, Süleyman Paşa’nın verdiği cevap Fransız Jakoben devrimcilerini andırır niteliktedir:

“Saraya gideceğiz…Milletin selametini istihsal edeceğiz.”

Emrindeki subayları ve askerleri bir araya getiren Paşa, ‘Sultan Abdülaziz ve Mahmud Nedim Paşa’ yüzünden Osmanlı’nın her geçen gün kan kaybettiğini milli hisleri uyandırır biçimde vurgular; Dolmabahçe Sarayı’na doğru yol alınır. Muhasara altına alınan Saray’ın içinde artık devrik bir padişah vardır. Süleyman Paşa, zafer kazanmış kumandan özgüveniyle Abdülaziz’in bir an önce Saray’dan çıkmasını ister ve Saray görevlilerine:

“Milleti hoşnut etmedi. Kendisini tahttan indirdiler…Lakin şayet saraydan çıkmakta tereddüt gösterirler veyahut taannüt ederlerse neticesi vahimdir; ve bu vehametten hasıl olacak mesuliyet kendilerine kalır.” der. Abdülaziz saraydan çıkmasıyla beraber kaderiyle yüzleşir ve yerine öncesinde V.Murad, 3 ay sonra ise II.Abdülhamit geçer.

Sarayı kuşatan öğrenci taburlarından birisinin kumandanı da Manastırlı Mehmet Rıfat Bey’dir. Mehmet Rıfat Bey, önceleri Süleyman Paşa’nın öğrencisi olmuş ardından ise harbiyede hocalık yapmıştır. Yazdığı bir mektuba ‘Yaşasın Yeni Osmanlılar!’ şeklinde başlamıştır. Bu isimler, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin fikri alanda devrim hareketine yaptığı etkileri görmemize yardımcı olmaktadır.

KANUN-İ ESASİ VE YARDIM CEMİYETLERİNDE AKTİF ROLLER

II.Abdülhamit padişah yapıldıktan sonra Osmanlı anayasasına ilişkin tartışmalar artmıştır. Kanun-i Esasi hazırlıklarına girişilmiş, Süleyman Paşa da sürece dahil olmuştur. Anayasanın içeriğine dair bir kez Mithat Paşa’yla bir kez de yalnız başına Abdülhamit ile görüşmeler gerçekleştirmiştir. Tüm çabalarına rağmen padişahın ‘sürgüne gönderme yetkisi’ni elinden alamamalarından da rahatsızdır Süleyman Paşa. Yaptığı çabalar Kanun-i Esasi’yi incelemek ve eleştirmek için oluşturulan komisyonun başına atanmasından öteye gitmez ve Kanun-i Esasi ilan olunur. Padişahın sürgün yetkisinin elinden alınmaması Mithat Paşa, Namık Kemal gibi devrimcilerin ilerleyen yıllarda başını ağrıtacaktır.

Sırp ve Karadağ bölgesindeki birliklere kışlık giyecek ve yiyecek toplamak için Hediye-i Askeriye Cemiyeti adında bir cemiyet meydana getirilmişti. Hediye-i Askeriye Cemiyeti’nin üyelerinin pek çoğu meşrutiyetçi, hürriyetçiydi. Namık Kemal ve Süleyman Paşa da bu cemiyetle ilişkiliydi. Bu cemiyet tarafından ‘vatan savunması için asker toplamak’ amacıyla Asakir-i Milliye Cemiyeti adında bir oluşum daha meydana getirilmişti. ‘Millet Askeri’ olmak için gönüllü olarak bu cemiyete kayıt yaptıranlar Mithat Paşa’nın konağının önünde buluşup ‘Yaşasın Mithat Paşa!’ sloganları atıyorlardı. İktidara gelir gelmez Kanun-i Esasi’yi ve Meclis-i Mebusan’ın açılmasını kabul eden Abdülhamit, bu aşırılıkları kaldıramamış; Ziya Paşa’yı Şam Valiliği’ne, Süleyman Paşa’yı ise Bosna ve Hersek Kumandanlığı’na müşirlik(mareşallik) payesiyle adeta sürgüne göndermiştir. Abdülhamit’in 33 yıllık istibdatında uygulayacağı politika ‘görev’ adı altında vatanseverleri İstanbul’dan uzaklaştırmak olacaktır.

BALKANLARIN CESUR KOMUTANI

Sultan, Süleyman Paşa’yı İstanbul’dan uzaklaştırsa dahi çekinmekten geri duramıyordu. Abdülhamit, kendisine sadakatle hizmet edilmesi için Süleyman Paşa’dan söz almıştı. Ocak 1877’de İstanbul’dan ayrılan Süleyman Paşa’yı gittiği topraklarda isyanlar bekliyordu. Sadece isyan mı? Sırbistan, Romanya ve Karadağ prensliklerinin Osmanlı’ya isyan etmesinin ardından Rusya, Nisan 1877’de savaş ilan ediyor; Osmanlı’yı Balkanlardan atacak hamlelere hazırlanıyordu.

Osmanlı-Rus Savaşı’nın az evvelinde Karadağ ve Hersek isyancılarının faaliyetlerini Süleyman Paşa kısıtlamış hatta padişahtan tebrik dahi almıştır. Savaş başladıktan sonra Ruslar hücuma geçmişlerdir. Müşir Süleyman Paşa birlikleriyle beraber cepheden cepheye koşturmuştur. Müslüman nüfusun yaşadığı Eski Zağra’da katliamlar yapan Rus ordusunu Zağra’dan atmayı başarmıştır. Emrindeki birliklere ayrıntılı bir yönerge yazmış ve ardından İsveti Nikola adındaki önemli tepeyi ele geçirmiştir. Süleyman Paşa bu muharebelerin ardından önce Tuna Umum Kumandanlığı’na sonra ise Gazi Osman Paşa’nın birliklerinin Plevne’de artık tutunamadığı bir zamanda ‘Rumeli Harb Orduları Umum Kumandanlığı’na atanmıştır. Balkanlarda geri çekilişe başladığımız vakitlerde dahi Tırnova yönünde yaptığı saldırıyla Elena Meydan Muharebesi’ni kazanmış ve düşmandan 11 top, 156 esir almıştır.

Genel Komutanlığa Süleyman Paşa’nın getirilmesiyle İstanbul’la yaşadığı gerilimler aynı zamana rastlar. Çünkü Abdülhamit, Yıldız Sarayı’nda kurduğu ve başında bulunduğu Harb Meclisi ile savaşı yönetmekteydi. Süleyman Paşa, Eski Zağra Müftüsü Raci Efendi’ye yazdığı mektupta bunu ‘başkumandanlık işine ve harp hareketine İstanbul hiç karışmamalı’ diyerek ifade eder. Örneğin Paşa, Plevne’ye yardıma gitmek isterken Padişah iradesiyle gidişi engellenmiştir. Yine Rus ordularının saldırısına karşı kurulması gereken savunma hattına dair İstanbul’la sert tartışmalar yaşanmış, Süleyman Paşa’nın ‘savunma hattını Edirne’ye çekelim’ önerisi iş işten geçtikten sonra kaale alınmıştır. Başkumandan Süleyman Paşa’nın Abdülhamit ile yüz yüze görüşüp cephedeki durumu aktarmak istemesi bile neredeyse engellenir olmuştur.

Abdülhamit’in savunma hattını kabul etmemesinin sebebi İngiltere’den medet ummasıydı. Bir müddet daha Balkanlarda direnilmesi ve ateşkesin sağlanacağına bel bağlıyordu. Ancak Saray’daki hesap cepheye uymamış ve Osmanlı ordusu Rus saldırılarına daha fazla dayanamayarak geri çekilmeye başlamıştır.

GELİBOLU’YA ATANMASI VE TELGRAF OLAYI

Balkanlardan çekilişin ilk faturası Gelibolu Bolayır Mevki Kumandanlığı’na getirilerek kesilecekti Süleyman Paşa’ya. O, artık yenilen bir ordunun komutanıydı. Ancak yılmadı, Kala-i Sultaniye yani Çanakkale’nin savunulması için İstanbul’dan iki zırhlı talep etmişti. Zırhlıların gelmemesi üzerine yazdığı bir telgraf büyük olay yaratacaktı. Telgraf şöyle bitiyordu:

“…Zırhlı istiyorum, göndermiyorsunuz. Bu durumda bir gün Kala-i Sultaniye’ye çok miktarda Rus askeri geçtiğini haber alacaksınız. Kumandayı kime verirseniz veriniz. Din ve vatan kardeşlerimi gözümün önünde eli bağlı düşmana teslim edemeyeceğimi ve buna razı bulunanlardan olmadığımı arz ve isti’fay-ı lütf-u merhamet eylerim.”

Bu telgrafın bir nüshası Selanik mebusu Mustafa Bey’in eline geçmişti. Telgrafı Mustafa Bey’in ayağa kalkıp ağlayarak Meclis-i Mebusan’da okunmasıyla meclis galeyana geliyordu. İlk Meclis-i Mebusan deneyimimiz bu olayla birlikte Padişah tarafından sonlandırılmış; Süleyman Paşa için de ikinci fatura kesilerek Gelibolu’da tutuklanması emredilmiştir. Tutuklanma emri gerekçesi olarak ‘komutanlık görevini yaparken görülen kötü hal ve harekatı’ gösteriliyordu.

YARGILANMASI VE BAĞDAT SÜRGÜNÜ

Çanakkale’de 28 gün tutuklu kalan Süleyman Paşa, İstanbul’a getirilerek Taşkışla Komutanlık Odası’na hapsedilmiştir. Yargılanmasının öncesi ve yargılama esnasında da problemler yaşamıştır. Kanun-i Esasi’yi hazırlayanlardan biri olması sebebiyle haklarını sonuna kadar savunmuştur. Öyle ki Süleyman Paşa’nın görevi esnasında ‘Orduyu aç ve zahiresiz bıraktığı, ambarlardaki zahireyi çürüttüğü için’ tutukladığı Ahmet Vahib Paşa yargılama sürecinde savcı makamına getirilmiştir. Süleyman Hüsnü Paşa’nın reddetmesiyle savcı değiştirilmiştir. Davada avukat atanmasını istememesi de hukuk bilgisinin iyi olduğunu gösterir.

Taşkışla’daki tutukluluğunda yanına gelenlerden Hoca Kazım Efendi, Süleyman Paşa’yı bir gün sonra gelip kaçıracaklarını söylemiştir. Ancak Paşa, böyle bir kaçırma durumunun olmadığını düşünerek Kazım Efendi’yi başından savmıştır. Ali Suavi’nin tam bu konuşmadan bir gün sonra Çırağan Sarayı’nı basma girişimini gerçekleştirdiğini görüyoruz. Paşa ile Ali Suavi’nin yakın dostluğunun olduğunu bilmekle birlikte, kaçırma olayıyla bağlantısının ne derece kuvvetli olduğu belirsizdir.

Temmuz 1878’de başlayan duruşmalar Ocak 1879’da son buluyordu. Sadece askeri olaylardan değil siyasi olaylardan ötürü de yargılanan Süleyman Paşa, hakkında gösterilen asılsız sebeplerle mahkemece suçlu ilan edildi. Rütbesi ile nişanlarının geri alınması ve altı yıl sürgün ile cezalandırılacağına dair Hükm-i Örfi, Süleyman Paşa’ya 4 Ocak 1879’da süngülü neferler önünde bildirilmiştir. Sürgüne gitmeden önce ailesiyle görüşmesi için ancak bir gece izin verilen Paşa, Bağdat’a sürüldüğünü Sirkeci rıhtımına geldiğinde öğrenecektir.

Süleyman Paşa 14 yıl kaldığı Bağdat’ta türlü sağlık problemleriyle boğuşmasına rağmen ‘kaçma şüphesi’nden ötürü başka bir yere nakil edilmemiştir. En nihayetinde Paşa, nedenini bilmediğimiz hastalığı sebebiyle 7 Ağustos 1892 tarihinde, 54 yaşındayken Bağdat’ta hayata gözlerini yummuştur. Mezarı hala Bağdat’taki İmam Musa Kazım Camii içindeki Ebu Yusuf Mescid-i Şerifi’nde bulunmaktadır.

SONUÇ

Vatanseverliği, devrimciliği ve Türklüğe verdiği önem ile bugün mücadele edenlere yol göstermektedir Süleyman Paşa. 93 Harbi’yle ilgili Paşa’nın sarf ettiği emeği, kazandığı başarıları gözardı eden Abdülhamit hatıratında şöyle yazıyor:

“Süleyman Hüsnü Paşa’nın iyi asker olduğunu söylerler. Yenilmiş ve düşmanı İstanbul kapılarına getirmiş bir başkumandanın nasıl iyi bir asker olabileceğini tartışmak istemiyorum.”

İşte Abdülhamit, Yıldız Sarayı’ndan kendi yönettiği savaşın bütün suçunu Süleyman Paşa’ya atmaktan hiç çekinmemiştir. Çünkü Paşa, gerici bir padişahı devirip Kanun-i Esasi’yi ve meşruti idareyi Osmanlı’ya getirmeyi kendisine görev bilenlerdendir. Yine Süleyman Paşa’nın Türk tarihinden övgülerle bahsettiği kitabı Tarih-i Alem, Abdülhamit istibdatı tarafından yasaklanmıştır.

Türk gençliği olarak, mücadelesinde yılmayan Müşir Süleyman Hüsnü Paşa’nın anısı önünde saygıyla eğiliyor; bizlere bıraktıkları vatansever-devrimci mirasımıza sahip çıkıyoruz.

Kaynakça:

– Süleyman Paşa-Sir Henry Elliot, Emperyalizmin Hükümet Darbesi, Berikan Yayınları, 2.baskı, Mayıs 2010, Ankara
– Özbilgen, Erol, Osmanlı’nın Balkanlardan Çekilişi Süleyman Hüsnü Paşa ve Dönemi, İz Yayıncılık, 1.baskı, 2006, İstanbul
– Tevetoğlu, Fethi, Süleyman Paşa Hayatı ve Eserleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1.baskı, 1998, Ankara
– Süleyman Paşa, İnkılap Hissi, Berksoy Matbaası, 2.baskı, 1953, İstanbul
– Yıldırım, Tahsin, 93 Harbi Faciası-Manastırlı Mehmet Rıfat Bey, 1.baskı, Ağustos 2010, İstanbul
– Yalçın, Alemdar, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Ocak 1986, Sayı 11

 

İnciraltı Tarih Cemiyeti Merkez-i Umumi Üyesi İbrahim Okan Özkan