Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 23 Şubat 2018

Üste git

Üste

Yorum Yok

GERÇEK VATANPERVERLİĞİN HİKÂYESİ

GERÇEK VATANPERVERLİĞİN HİKÂYESİ

“İttihat ve Terakki’nin çok eski zamanlardan beri temel atıcıları arasında o yumuşak adamdan beklenmeyecek azim ve sebat ile yılmadan, ümidini kesmeden çalıştı. Mithat Şükrü bu halim tabiat altında ideallerin verdiği bir iman ile sarsılmadan ve şaşırmadan gayeye yürüyen adamlardan biridir. Ondaki bu metaneti anlamak için kendisini yakından tanımak lazımdır.” Hüseyin Cahit Yalçın

Tarihi devirleri anlamak için resmi yazılar kadar anıların da büyük katkısı vardır. Hatta olayların niteliklerini ve gerçek sebeplerini anlayabilmek bazen anılar ile mümkün olur. On dokuzuncu yüzyılın sonu ile yirminci yüzyılın başlarında tüm dünyayı sarsan olayların arasından Türkiye’yi ilgilendiren bir dönemi, İttihat ve Terakki Kâtibi Umumisi Mithat Şükrü Bleda’nın sade ve samimi anlatımıyla ‘İmparatorluğun Çöküşü’ isimli kitabından öğrenme imkânı bulmaktayız.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü durdurmak için gönüllü olarak göreve atılan ve bu ağır sorumluluk altında vatan için kendilerini siper eden kahramanların hikâyelerinin anlatıldığı kitapta, son zamanlarda ülkemizin içinde bulunduğu koşulların getirdiği karamsarlığa karşı mücadele geleneğimizin köklü oluşunu, o mütevazı anlatımı ile hatırlatıyor Mithat Şükrü…
Henüz 22 yaşındayken arkadaşlarıyla İttihat ve Terakki’nin kurulmasıyla başlayan örgütlü mücadelesi tüm hayatı boyunca devam etmiş, vatanı ve milleti için sabırla çalışmış, gerçek vatanperverliğin hikâyesini bizlere anlatırken aynı zamanda da dönemin siyasi koşulları hakkında bizleri aydınlatmıştır.

İttihat ve Terakki’nin Kuruluşu ve Mücadele Yılları

Altı yüz yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun, geçmiş yılların tüm haşmetine rağmen; kötü niyetli yöneticiler, zevk ve sefa düşkünü padişahlar yüzünden yıkılan koca bir çınar misali kökleri kuruyor, gövdesi sallanıyordu. Buna karşılık halk artık hürriyet özlemini yüksek sesle haykırıyor, kölelikten kurtulmak istiyordu. Abdülhamit Devri’nin memlekette yarattığı baskı; özgürlük ve hürriyet fikirlerini daha da körüklüyor, özellikle gençler arasında bu ideal çerçevesinde örgütlenme fikrine kapı açıyordu.

İçlerinde Mithat Şükrü, Ömer Naci ve Talat Beylerin de bulunduğu bir grup genç, Avrupa’ya giderek ülke meselelerine kafa yormaya ve çıkış yolu aramaya başlarlarken teşkilatlanma kararı aldılar ve böylelikle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin temelleri atılmış oldu. Dönemin tüm baskı ve jurnalcilik faaliyetlerine rağmen vatan mücadelesinde birleşenler İttihat ve Terakki’de teşkilatlanmaya başladılar. Enver Bey, Hüseyin Cahit gibi dönemin en ileri ve vatansever gençlerinin katılması ile giderek genişleyen Cemiyet, Abdülhamit’in baskı rejimine karşı vatan cephesini oluşturdu.

İngiltere, Rusya, Fransa gibi devletlerin Osmanlı topraklarını paylaşma planları hızlandıkça İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin meşrutiyetin ilanını sağlama konusundaki çabaları daha da hızlandı. Bıçak artık kemiğe dayanmıştı ve İttihat ve Terakki’nin çetin mücadelelerinden sonra nihayet Abdülhamit istemese de Kanuni Esasi’nin yürürlüğe girmesine ve meşrutiyetin ilanına razı olmak zorunda kaldı.

Meşhur 1908 devrimi gerçekleşmişti. Mithat Şükrü, meşrutiyetin ilanından sonraki durumu şöyle anlatıyor : “Rumeli’nin bütün şehirlerinde yüzlerce vatandaş sokaklara dökülerek eylemlere başlamış bulunuyordu. Selanik’te halkın coşkusu görülmedik bir dereceye ulaşmıştı. Baştanbaşa bayraklarla donanan İskele Meydanı, Örtülü Çarşı, Beyaz Kule’nin önü iğne atılsa yere düşmez bir halde idi. Bütün yüzlerde sevinç izleri görülüyor, tanıdık tanımadık herkes birbirini kucaklıyordu.”

Meşrutiyetin ilanını izleyen yıllar içinde İttihat ve Terakki’ye karşı beliren muhalefetin körüklediği bir hizip mecliste yavaş yavaş yerleşmeye başlamıştı.

İstanbul’daki Ayaklanma ve Hareket Ordusu

Mithat Şükrü ‘31 Mart Vakası’ olarak bilinen hadiseyi öğrendiğinde Selanik’te idi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı ve şeriat talepleri ile İstanbul’da gerçekleşen askeri isyan, Selanik’ten gelen ve “Harekât Ordusu” ismini taşıyan kuvvetlerce bastırıldı. Ordunun Kumandanı Mahmut Şevket Paşa, Kurmay Başkanı ise Mustafa Kemal’di. İsyan kısa sürede bastırılırken suçlular yargılanarak cezalandırıldı. Bu isyanın çıkmasında Abdülhamit’in katkısı olduğu görüldü ve Abdülhamit Tahttan indirilerek yerine Mehmet Reşat getirildi.

Babıâli Baskını

Meclis içerisinde birliği sağlamak giderek zorlaşıyor; İttihat ve Terakki’ye yönelik ağır eleştiriler ve saldırılar devam ediyordu. Balkan savaşları ve yenilgilerle çalkalanan mecliste İttihat ve Terakki’nin egemenliğine son verme girişimleri hız kazanırken hazırlanan acil bir planla Babıâli’ye baskın kararı alındı. Mithat Şükrü’nün görevi, sadrazamlık makamına önerilen Mahmut Şevket Paşa’ya baskın haberini vermesi ve onu ikna etmesiydi. Bu teklifin kabul edilmesinden sonra Enver Bey önderliğinde bir ekip Babıâli’yi basarak iktidarı ele aldı ve bu olaydan sonra Mahmut Şevket Paşa kabinesi iş başına geçti.

I.Dünya Savaşı’na Giriş ve Talat Paşa

Birinci Dünya Savaşı’na girme hususunda Talat ve Enver Paşalar tamamen farkı fikirleri paylaşıyorlardı. Talat Paşa harbe girmemizin bizim lehimize olacağını savunurken, Enver Paşa savaşa girmemiz gerektiği ve Almanların kesin kazanacağı fikrine hâkimdi. Henüz daha savaşın sinyalleri netleşmemişken Almanlarla yapılan dostluk ve ittifak anlaşması bizi savaşa girmeye mecbur etmiyor aksine kendimiz gerekli bulduğumuz zaman müdahale edebileceğimizi içeriyordu. O dönemde eleştiri alan bu anlaşmaya karşılık Mithat Şükrü şu ifadelerle cevap veriyor: “Bir cihan harbi elle tutulacak hale gelmeden hayli önce İtilaf devletlerine yanaşmak yolunda birçok teşebbüste bulunmuştuk. Londra’da birçok diplomat ile görüştük ve bütün gayretlerimize rağmen yazılı bir anlaşmaya varamadık. Diğer taraftan Fransız dostu olarak tanınan Cavit Bey’i Fransa’ya gönderdik. Ne var ki o da bizden fazla bir şey yapamamış Fransızları sağlam bir anlaşma yapmaya ikna edememişti. Bu durumda karşı tarafta üç dört yüzyıllık düşmanlarımız üzerimize çullanmış pençesini atmak üzere beklerken nasıl olur da Almanya’nın uzattığı eli sıkmazdık?”

Ne var ki bir bayram arifesinde “Karadeniz Olayı” olarak tarihe geçen hadise ile tüm ülke kendini savaşın içinde buldu. Bu tarihten sonra tüm ülkeyi ve İttihat ve Terakki kurmaylarını ıstıraplı ve zor günler bekliyordu.

Bu arada Sadrazam Sait Halim Paşa dönemin zor koşullarını kaldıramayarak istifa etmişti. Bu makama Talat Bey önerildi fakat o; ‘‘sadrazamlık zor iş, ben henüz bu iş için hazır değilim’’ diyerek her defasında bu teklifi reddediyordu. Fakat olaylar geliştikçe onun bu makama gelmesi zorunlu bir hal aldı ve Talat Bey sadaret makamına gelerek Talat Paşa oldu. Mithat Şükrü’nün bu kitabında en çok bahsi geçen şahıs elbette ki Talat Paşa’dır. Talat Paşa’nın ne kadar mütevazı, alçak gönüllü, neşeli ve vatanperver olduğunu anılarında bahseder. Talat Paşa, devletin en büyük makamını işgal etmesine rağmen en küçük bir değişiklik göstermemiş, sadaret konağında kalmayı kabul etmediği gibi kendisine paşalık unvanın verilmesini de kabul etmemiştir. Öğlen yemeklerini her zaman olduğu gibi Merkezi Umumi’ye gelir herkesle beraber yerdi. Bir gün, Mithat Şükrü’ye gelerek maaşını fazla bulduğunu anlatıp: ‘‘Ben bu kadar parayı ne yapacağım?’’ diye sormuşluğu vardır. Mithat Şükrü ifadelerinde onu şöyle anlatır : “Şayet Talat barış devresinde başa gelseydi işleri çok daha başarılı yönetir ve memleket de ondan çok daha fazla faydalanırdı.”

Vahdettin’in Tahta Çıkışı ve I.Dünya Savaşı Yenilgisi

Sultan Reşat’ın vefat etmesi üzerine tahta çıkan Vahdettin’in daha o günden düşmanlar ile anlaşıp memleketine kılıç çekecek karakterde bir adam olduğu anlaşılıyordu. İttihat ve Terakki mensuplarını hiç sevmez fakat sever görünmeye gayret gösterirdi.
Yurdun birçok bölgesinde savaş nedeniyle alınan ağır yenilgiler ve üzerine Almanya’nın savaştan yenik çıkması bizim için de savaşın sonunu getirmişti. Talat Paşa anlaşmazlıkları gidermek için Berlin’e gitmiş fakat sonuç alamadan dönmüştü. Olağanüstü durumların birbirini kovaladığı sırada yüklendiği sorumluluklar, etrafındakilerin zaman zaman hatalı davranış ve kararları onun elini kolunu bağlamış ve istediği gibi çalışamayıp kendinden bekleneni verememişti. Berlin dönüşünden kısa bir süre sonra istifa ederek, hiç istemese de arkadaşlarının ısrarı ile İstanbul’dan ayrılarak Berlin’e gidecekti. Bu ayrılış esnasında isteselerdi ordunun tesisatından kendilerine istedikleri miktarda para ayırabilirlerdi fakat ne Talat Paşa ne Enver Paşa ne de Cemal Paşa servet peşinde koşan kimseler olmadıkları için memleketin malına el uzatan kimseler olmayıp, dürüst, çalışkan ve sadece vatanını düşünen fedailer olduklarını her seferinde kanıtladılar.

Malta Sürgünü

Savaşın yenilgisinden sonra İttihat ve Terakki mensupları gruplar halinde sürgün edilerek yurttan uzaklaştırıldılar; böylece, onları uzaklaştırarak herhangi bir ayaklanmaya fırsat vermeyeceklerdi. Üç yıla yakın Malta’da sürgün hayatı yaşayan Mithat Şükrü ve arkadaşları da üç yılın sonunda serbest bırakıldı. Malta tahliyesinden sonra Berlin’e ailesinin yanına dönen Mithat Şükrü burada Ermeni komitacıları tarafından Talat Paşa’nın öldürüldüğünü öğrenerek büyük bir üzüntüye boğuldu. Talat Paşa’nın ölüm haberini alan Mithat Şükrü şu ifadeleri kullanır: “Talat hayata veda ettiği gün ittihat ve Terakki de son nefesini vermiş oldu. Talat bu tarihi fırkanın düşünen beyni, gören gözü ve işleyen makinesi idi. O ortadan kaybolduğunda ne beyin düşünür, ne göz görür ne de makine işleyebilirdi.”

İstiklal Mahkemesi ve 1935 Milletvekili Seçimleri

Malta sürgününden sonra İzmir’de sakin bir yaşama başlayan Mithat Şükrü bir süre sonra da Atatürk’e suikast tertipleme suçundan İstiklal Mahkemesi’nde yargılanarak suçsuzluğu ispat edildi. Atatürk’ün sevgi ve saygısını kazanmış Mithat Şükrü, Atatürk’ün de tavsiyesi ile Sivas milletvekili oldu ve ölümüne kadar vatanı ve milleti için çalışmaya, emek vermeye devam etti.

İşte gerçek vatanperverliğin hikâyesi budur. Mithat Şükrü’nün satırları sadece geçmiş tarihi değil Türkiye’nin geleceğini de aydınlatıyor. Çok büyük zorlukların yaşandığı, padişahların saltanat uğruna ülkesini sattığı bir devir, günümüz Türkiye’sinden çok da farklı görünmüyor. Fakat İttihat ve Terakki’nin yanlışlarıyla doğrularıyla bizlerin önünü açtığı ve çok şey kazandırdığı kesindir. Onların bu mücadelesini anlamaya her zamankinden fazla ihtiyacımız var. Umutsuzluk ve kararsızlığın karşında örgütlü güç, azim ve kararlılıkla mücadele etmeyi; namuslu, cesur ve fedakâr olmayı onların mücadelesinden öğrendik. Bizler Türk gençliği olarak onlardan aldığımız bu miras ile emperyalizmin karşısına yeni Talat Paşalar, Mithat Şükrüler, Doktor Nazımlar olarak dikilecek ve ortak hayalimiz olan tam bağımsız Türkiye’yi ellerimizle inşa edeceğiz.

NURAY KAYA