Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 23 Şubat 2018

Üste git

Üste

Yorum Yok

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE MECLİS ANLAYIŞI

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE MECLİS ANLAYIŞI

Tarihi doğru okumak ve anlamak önümüzdeki en büyük görevlerden bir tanesidir. Özellikle bugün, Türk milleti içeride ve dışarıda bir savaş veriyorken tarihten ders çıkarmak ve doğru yerde anlamlandırmak doğru mevzide yer almamızı sağlayacaktır.

Bugün başkanlık tartışmaları içinde bulunduğumuz süreçte yararlanacağımız birden fazla deneyim ve tecrübeden faydalanabilecek birikim ve derinliğe Türk Demokrasi tarihinde rastlayabiliriz. 1876 Kanun-i Esasi ile başlayan bu serüven I.TBMM ile devrim yapan bir meclis halini aldı. İlk deneyim olan anayasamız, hiçbir zaman “İstibdatçı” II. Abdülhamit’in meclisi haline gelmedi.

1876’da ilan edilen Kanun-i Esasi anayasası eksiklik ve hatalara rağmen kendisini yenileyerek, daha büyük tecrübelerle, kazanımlarla büyük mücadeleler vererek 1908 yılında tekrardan II. Meşrutiyeti ilan ederek anayasayı askıya alan II. Abdülhamit’i askıya aldılar. Ve hata yapılan noktalar iyileştirildi. Tarihten ders almak da bu noktada devreye giriyor.

Örneğin Kanun-i Esasi’nin askıya alınması bile Sultan Abdülhamit’in aleyhine gelişme gösterdi. “Kanun-i Esasi’nin yeniden kurulması arzusu halk arasında yayılmaktaydı, Harbiye ve Tıbbiye gibi yüksekokul öğrencilerinin takındığı manidar tavır ve Mülkiye Mektebi öğretmenlerinden bazılarının serbest kürsü geleneğine layık bir şekilde kanaatlerini açıkça ortaya koymaları ve gençliği aydınlatmaları, esmeye başlayan bu fırtınalı havanın büyük değişimlere gebe olduğunu gösteriyor ve Yıldız Sarayı’na bağlı bir hafiye ordusunun varlığına rağmen aydınlar arasındaki muhalefet faaliyeti sekteye uğratılamıyor, yapılan baskılar boşa gidiyordu.”   (1)
Milletin meclisini tarihten silmeye kalkanlar, her zaman tepkiler içinde kalarak yok olmaya yüz tutmuşlardır. Özellikle savaşlarla bedeller ödeyen Türk Milleti’nin yoktan var ettiği Gazi Meclise, Mustafa Kemal Atatürk’ünde benzer durumlar içerisinde aynı yetkileri kendisinde topladığını söylemek tarih bilmezlikten başka bir şey değildir.

HEYET-İ TEMSİLİYE’NİN BAŞARISI

Mondros Mütarekesinden sonra işgaller arka arkaya başladı. Önce İstanbul boğazı daha sonra İzmir fiilen Yunanlılar tarafında işgal edildi. Bu süreçte İstanbul hükümeti İtilaf Devletleri’yle birlikte hareket ederek her fırsatta Kuvvay-ı Milliye birliklerini, Milli Mücadeleyi yürüten kadroları hedef aldı. Samsun’dan başlayan kararlı, azimli mücadele ile birlikte Mustafa Kemal önderliğinde Türk Milleti’nin kaderini değiştiren Amasya Genelgesi yayınlandı. Yayınlanan bu genelgede; yöntem ve mücadelenin pusulası vardı. İlk başa yazılan maddeler, milli egemenlik, Heyeti Temsiliye’nin  (Temsil Kurulu) oluşturulmasından bahsedilmişti.

  “Bütün milletin, durumunu anlayarak geleceğine kendi başına hükmetmeye kararlı olduğunu anlamıştım. Milletin ve ülkenin şimdiki durumu göz önünde tutularak, haklarını korumak ve kollamak üzere her türlü etki ve denetimden arındırılmış milli bir kurulun oluşturulmasını gerekli gördüm. Bunun için ilgili kişilerle görüşerek ve konuşarak Sivas’ta genel bir milli kongrenin toplanmasını kararlaştırdık. Büyük ve kanlı tehlikeli olaylarla daha çok karşı karşıya bulunan doğu illerimiz, Erzurum’da adı geçen il adına aynı amaçla bir kongre toplanması girişiminde bulunmuştu. Sivas Kongresi için gizli bir bildiri ve mektup yayımladım.”(2)

Mustafa Kemal Atatürk, başlangıçta da meclisin tanımını yapmış, mücadele böyle örülmüştür. Erzurum Kongresi’nde 9 kişiyle başlayan Temsil Kurulu, Sivas Kongresi’nden sonra 16 kişiye çıkarıldı. Amaç yürütülen Milli Mücadeleyi daha kapsamlı ve ulusa mal etmeye çalışmasıydı. Bugün AKP’nin gereksiz, sıra dışı teklifleri, Türk askeri ve polisi dışarıda, içeride terörle mücadele ettiği bir dönemde başkanlık gibi Türkiye’nin bir bütün olarak bir mevzide konumlandığı dönemde, iç cepheyi genişletmek yerine, cepheyi parçalamayı bir kenara bırakarak “Temsil Heyeti’ni” genişletme ihtiyacını karşılamalıdır. Bu Türk Milleti’nde topyekun mücadele isteğini uyandıracaktır. Bir süredir mecliste devam eden tartışmalar bıkkınlıktan başka bir iklim yaratmadığı çok net görülüyor.

Milli Mücadele dönemi dahil bir komita anlayışıyla değil, kongreler ve kongrelerce seçilen heyetler, meclis ve hükümetlerle idare edilmiştir.

Bu düzen ve Temsil Heyeti anlayışı İstanbul Hükümeti’nin her türlü engellemelerine de engel olmuştur. Sivas Kongresinin siyasi başarısı İtilafçı Damat Ferit Paşa’yı görevinden istifa etmesine neden oldu. Erzurum Kongresi’nin ses getirmesinden sonra Sivas Kongresi hazırlıklarına başlanmasıyla beraber Damat Ferit Hükümeti kongreyi engellemek için Elazığ Valisi Ali Galip Bey’i görevlendirdi. Damat Ferit Mustafa Kemal’i asi, Milli Mücadeleyi isyan gösterme çabası içerisindeydi. Ali Galip, Mustafa Kemal’i tutuklama çabaları başarısızlıkla sonuçlandı. Daha sonra Malatya’ya geçerek silah zoruyla engel olmak istiyordu. Fakat harekete geçen birlikler Ali Galip Olayına son verdiler. Askeri mücadelede başarılı olunmasına karşın, siyasi cephede verilecek mücadele yeni başlıyordu. Bu yönde birbiriyle ilişkili birçok hedef gözetildi. En başında halkın Milli Mücadeleye kazanılması, ikinci hedef ise ordunun kazandırılmasıydı. En büyük ve sonuncu hedef ise milletin ve ordunun desteğini arkasına alan Temsil Heyeti’nin merkezi hükümeti değiştirerek kendi ilke ve programlarıyla bir hükümetle iktidara gelmesiydi.

SEVR’E KARŞI TEK VÜCUT: BİRİNCİ TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

Gündemde olan tartışmalar AKP’li vekilleri de yormuş olmalı ki Atatürk benzetmesi yaparak meşruluk arama çabasındalar. Çünkü bu yarattıkları ortam sadece kendilerine muhalif olan kesimin tepkilerini toplamıyor. Aynı zamanda kendi tabanlarını da rahatsız ediyor.

Büyük Millet meclisinin tek bir vücut olarak birleştiği ana gayeler vardı. Bunları dört madde de net bir şekilde özetlemişlerdir.
1-Milli mücadeleyi başarıya götürmek.
2-Meclisin haklarına el uzattırmamak
3-Hükümeti her an denetleme ve kontrol etmek
4-Milli iradenin otoritesini daima yüksek ve canlı tutmak.

En başından beri tarif etmeye çalıştığımız durum, birleştirme olgusu üzerinden ilerliyor. Bu noktada Mustafa Kemal Atatürk’ü işaret ediyorsak, doğru anlamak gerekmektedir. Çünkü savaş içersinde meclisle Kurtuluş Mücadelesini yürüten meclis bir yandan cepheleri idare ederken, bir yandan devletin temellerini atan kararlar alan kurucu bir meclis niteliğindedir. Alınan kararlar sadece İngiliz işbirlikçisi Yunanlılarla yapılan savaşları yönetmekten ibaret değildi.

 

Büyük Millet Meclisi birçok kesimi birleştiriyordu. Birinci Büyük Millet Meclisi bir tezatlar meclisidir. Değişik fikir ve inançlar bu mecliste her gün çarpışmak, kah biri, kah diğeri geçici olmak üzere yan yana gelmiştir. Mecliste milli vicdanın ileriye ait bütün istekleri ile gerinin bütün karşı koyması yer almış bulunuyordu. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk milletinin geçmişi ile geleceğini yan yana karşıya koyan bir meclistir. Onda temsil edilmeyen hiçbir fikir yoktu. Cumhuriyet gerçekten bu meclisin içinde doğmuş ve Saltanat Meclisin içinde yıkıldı. Bu Meclisi temsil eden mebusların çoğu esaslı bir tahsilden yoksun, görünüşü basit ve sade, bir çocuk kadar saf insanlardı. İçlerinde kabilelerinin ve dağlarının başında mutlak bir şekilde hüküm süren aşiret ve yolları kesen eski eşkıya reisleri vardı.” Fakat onları bu mecliste toplayan ana fikir, milli istiklali temin fikri her bahis konusu olduğu an bütün Meclis tek vücut olacaktır.” (3)

 

Diyap Ağa mensup olduğu Ferhatuşağı aşiretiyle birlikte Kurtuluş savaşında yer almış ve daha sonra mebus olarak mecliste yer almıştır. Lozan tartışmaları sırasında yaptığı konuşma ile meclisin tek vücut yapısını göstermektedir.
Diyap Ağa’nın, 3 Kasım 1922 tarihinde Meclis’te yapmış olduğu konuşma kayıtlara şöyle geçmiştir:

“Efendiler, kusura bakmayınız, ben ihtiyarım. Hepimiz biliyor ve söylüyoruz ki; dinimiz ve diyanetimiz, aslımız, neslimiz hep birdir. Bizim içimizde ayrılık, gayrılık yoktur. İsmimiz de, dinimiz de Allah’ımız da birdir. Başka ne diyeyim. Hepinize söz yetiştirmeye ben takat getiremem. Hepimizin halimize göre söyleyeceğimiz sözlerimiz vardır. Hele bu haller bir düzelsin de ondan sonra daha çok konuşuruz. Bendeniz ihtiyarım, kusura bakmayınız. Murahhaslarımız haklarımızı kurtarmaya Avrupa’ya gidiyorlar. Allah yardımcıları olsun. Hamd olsun, gidenler dinini diyanetini bilen adamlardır. Zaten hepimiz biriz ve kardeşiz.

 

Ama düşmanlar bizi birbirimize saldırtmak için tuzaklar yapıyorlar. Sen şöyle, ben böyleyim diye. Ne yaparlarsa nafile, biz hep kardeşiz. Birisinin beş, bir diğerinin on oğlu olur. Biri Hasan, biri Mehmet, biri Ahmet, bir Abdullah’tır. Fakat hepsi insandırlar. La İlahe İllallah, Muhammedün Resulullah… İşte bu… hepsi bu…” (4)

 

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi birçok olumsuzluğu içerisinde barındırmasına rağmen, millet olma bilincini de aşılamıştır. Bu yüzden yeni meclisin adının her sözcüğü devrimci anlam taşıyordu. Böylece Türk Milleti’nin demokrasi mücadelesi yeni bir ivme kazanıyordu. Mustafa Kemal Atatürk milletvekillerini bu noktada birleştirdi. Mücadelenin anlamı ve anlayışı oturmuştu. Hatta meclisin Kayseri’ye taşınması gündeme geldiğinde Diyap Ağa söz alarak “Biz buraya niye geldik kaçmaya mı? Yoksa kavga ederek ölmeye mi?” sözleriyle Meclis’in birleştirici ve bütün bir görüntü verdiğini görmekteyiz.

Birinci Büyük Millet Meclisi kendi kendisini iki temel prensiple kontrol ediyordu: Halkın menfaati, Milli Mücadelenin menfaati! Meclisin bütün karar ve hareketlerinde bu iki prensip hep göz önünde tutulmuştur. Bazen birbirlerini tokatlamaya, silah çekmeye kadar ayrılan fikirler karşısında derhal birleşiyordu. Birinci ve ikinci gurup namıyla iki büyük kısma ayrılmış olan Mecliste birinci guruba mensup olanlar yenilik isteyenler, ikinci guruba mensup olanlar muhafazakarlardır. Fakat bu ayrılış hiçbir zaman iki düşman görünüşünü almamış ve guruplar üyeleri kendi görüşlerine uygun teklif ve kanunlarda birbirleriyle birleşmekten çekinmemişlerdir. Gizli oturumlarda korkusuz bir şekilde yapılan konuşmalardan sonra, açık oturumlarda tek vücut olarak gözükmesini bilmiştir.(5)

Diğer bir savunma noktaları ise Mustafa Kemal Atatürk’e verilen Başkomutanlık görevi üzerindendir. Bu verilen yetki Kütahya-Eskişehir yenilgisinden sonra gerçekleştirilen bir durumdur. Ve sadece bu görev askerlikle alakalı yetkilerle sınırlıdır. Aynı zamanda meclisin bu yetkiyi istediği zaman alma yetkisi vardır. Mecliste bu tartışmalar geçerken şu güvende verilmiştir. Başkumandan ordunun maddi ve manevi kuvvetini azami surette arttırma ve sevk idaresini bir kat daha sağlamlaştırmak hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisinin buna ait yetki meclis adına kullanmaya izinlidir. Meclis gerek gördüğü takdirde bu müddetin bitmesinden önce yetkiyi kaldırabilir. Bu kanunun yürütülmesinde meclis sorumludur.  Aynı zamanda Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta bu durumu açıklama gereği duymuştur. “ Meclis’in saygıdeğer üyelerinin genel istek ve dilekleri üzerine Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi kişisel olarak üstlenmemin sağlayacağı yararları en kısa zamanda elde edebilmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkilerini eylemli olarak kullanmak koşuluyla üstleniyorum. Yaşamım boyunca ulusal egemenliğin en sadık bir hizmetkarı olduğumu ulusa bir kez daha göstermek için, bu yetkinin üç ay gibi kısa sınırlanmasını ayrıca isterim.” (6) Bu üzerine aldığı vazifeyle meclisin yetkilerini zapt etmek istemediğini ve meclisin verimli şekilde çalışması gerektiğini vurgulamıştır. “Meclis kendi başkanına bu yetkileri verirken milli hakimiyet esasının sarsılmamasına dikkat edilmiş, Başkumandana verilmiş olan yetkinin sınırlarını çizmiştir.”

Başkomutanlık yetkisiyle meclise pranga vurmadığı gibi bu yetki altında yaptıkları şunlardır: Ordunun insan ve taşıt gücünün arttırılması, yiyecek ve giyeceğinin sağlanıp yoluna konulmasıdır. Aynı zamanda her ilçede birer “Ulusal Vergi Kurulu” kuruldu. Bu kurulun görevi ise yurtta her evin birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık toplanmasıdır.

I.TBMM’deki uygulamaları örnek alıyoruz demek, kendi yaptıklarını tersine çevirdiğinin çok net resmidir. Bugün bir milleti bir çatı altında toplamak için meclisin tek bir mevzide olduğunu açıkça göstermekle olacaktır. Bunu sağlamak başkanlık dayatmaları ve bir cephede savaş verirken referandum çatışmalarıyla birden fazla cephe açmakla zayıflatmaktadır. Bugün örnek almamız gereken köklü ve mücadeleci meclis geleneğidir. Bu gelenek bizleri “Büyük Taarruz’da” olduğu gibi büyük zaferlerle buluşturacaktır.

KAYNAKÇA

KURAN Ahmet Bedevi, İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler, 2.basım, Kaynak Yayınlar, İstanbul

https://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/1d1yy1.htm

AĞAOĞLU Samet, Kuvayı Milliye Ruhu, Kültür Bakanlığı, Ankara

http://odatv.com/baris-ve-demokrasi-diyerek-siddete-basvurmak-2403111200.html

AĞAOĞLU Samet, Kuvayı Milliye Ruhu, Kültür Bakanlığı, Ankara
Atatürk, NUTUK, I

Aykut Erden
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Tarih Bölümü