Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 21 Mayıs 2019

Üste git

Üste

Yorum Yok

DERSİM İSYANLARININ DÜNÜ BUGÜNÜ

DERSİM İSYANLARININ DÜNÜ BUGÜNÜ

Son birkaç yüzyıldır pek çok isyanın meydana geldiği ve 1937-1938 isyanlarıyla da ön plana çıkan Dersim, hala çok fazla tartışmanın odak noktasıdır. “Dersim isyan etmedi, devlet orada katliam yaptı!”, “Sabiha Gökçen Kürtleri bombaladı!”, “Dersim’de zehirli gaz kullanıldı!” ve bunun gibi daha niceleri…
Yüzyıllardan beri Anadolu coğrafyasının doğusunda, önüne geçilemeyen bir ağalık ve aşiret sistemi mevcuttur. Bölgede süre gelen aşiret sistemi, köylünün ağalarına bağlılığı, devlet otoritesinin bölgeye ulaşmasını engellemiştir. Buna bir de bölgenin dağlık oluşu, ulaşımın zorluğu ve imar faaliyetlerinin yetersizliği de eklenince devlet içinde devlet durumu oluşturmuştur.
Toprak ağaları köylüyü sömürmüş, sömürdükçe daha da bağımlılaştırmıştır. Öyle ki ferd, ağaya karşı hiçbir hak iddiasında bulunamaz. Ağa izin vermeyince evlenilemez. Ağa aşiretten istediğinin mal ve canına sahiptir. Ağa aleyhine hükümete müracaat yasaktır. Müracaat eden, aşiret yasasını bozmak suçu ile aşiretçe cezalandırılır, yani öldürülür. [1]
Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da çok uzun zamandır feodal bir sistem hakim olmasına rağmen toprak ağaları, resmen Tanzimat Fermanı ile güç kazanmışlardır. 1839 yılında Sadrazam Mustafa Reşit Paşa tarafından ilan edilen Gülhane-i Hattı Hümayun (Tanzimat Fermanı) ile miri toprak (padişaha ait toprak) düzeninden kişi mülkiyetindeki toprak düzenine geçilmiştir. Feodalizme karşı önemli bir atılım olan özel mülkiyete geçiş, maalesef yapılan bazı yapısal yanlışlıklardan dolayı tam olarak istenilene ulaşılamamıştır. Bu süreçte nüfuzlu kişiler yani ağalar geniş toprakları kendi üzerine geçirdiler. Böylelikle bölgedeki güçlerini daha da arttırmış oldular. [2]
Aslında Osmanlı’da toprak ağalarını böylesine güçlendirmenin arka planında çok daha büyük amaçlar yatıyordu. Hammadde arayışıyla Ortadoğu, Güney Asya ve Kuzey Afrika’ya gözünü diken emperyalist devletler için aşiretler büyük önem taşıyordu.
Osmanlı Devleti’nin yapmaya çalıştığı idari reformlar ve Avrupalı devletlerin azınlıklara destek olma ve onların haklarını koruma bahanesiyle bölgeye gönderdikleri misyonerler ve konsolosların bölgede çıkardıkları karışıklıklar bölge halkının tepkilerine neden olmuştur. Bu durum da bölgedeki Hıristiyan-Müslüman çekişmelerinin artmasını tetiklemiştir.
Öte yandan bölgede meydana gelen isyanların çoğunluğu İngilizler veya Çarlık Rusya tarafından desteklenmiştir. Bölgede ilk olarak Ermenilerin koruyuculuğu için yarışan Rusya ve İngiltere zamanla kendi çıkarları doğrultusunda hem Ermenileri hem de Kürtleri kullanmışlardır. [3]
Bu yakınlaşmada Kürt aşiretleri, 19. Yüzyılda gerçekleşen Osmanlı-Rus savaşlarında Rusya’nın yanında Osmanlı’ya karşı savaşmışlardır. Ayrıca bir takım isyanlar da gerçekleştirmişlerdir. 20. Yüzyıla geldiğimizde ise birinci paylaşım savaşıyla emperyalistler Osmanlı’yı parçalama, ardından da paylaşım sürecine girmişlerdir. Bunun sonucunda da önce Mondros Mütarekesi, sonra da Sevr imzalanmıştır. Fakat Anadolu’da başlayan Milli Mücadele ile emperyalist paylaşım zora girmiştir. Tabii ki arkasından yeni planlar yapılıp devreye sokulmuştur. Bölgeye gönderilen ajanların kışkırtmasıyla birlikte aşiretler, tekrardan isyan ederler.
Kurtuluş mücadelesi zamanından itibaren, emperyalistlerin Anadolu’daki etkileri azalmaya başlamasıyla aşiretleri devreye daha fazla sokarlar. Böylelikle bölgeye gönderilen ajanların, misyonerlerin ve konsolosların gerçekleştirdikleri bir takım girişimler sonucu 1919-1938 arası 33 isyan[4] gerçekleşir.
Bu isyanlardan Koçgiri İsyanı (1920-1921) için ilk büyük çaplı isyan diyebiliriz. Kürt Teali Cemiyeti’nin bağımsız Kürdistan kurmayı amaçlayarak örgütlediği ve Kurtuluş Savaşı’ı veren Milli Hareket’i hedef alan bu isyanın Dersim isyanlarına giden yolda çok büyük bir önemi vardır. İsyan başladığında Türk Ordusu, 200 bin kişilik bir işgal ordusuna karşı savaş vermekteydi. Bu şartlara rağmen isyan başarıyla bastırılmıştır. Ancak yine de ilerleyen senelerde gerçekleşecek olan isyanlar için Koçgiri, aşiretlere özgüven aşılamıştır.
Cumhuriyet döneminde gerçekleşen ilk büyük çaplı isyanlar ise Nasturi ve Şeyh Sait isyanlarıdır. Dini temelli olmasına karşın Kürt Teali Cemiyeti’nin dağılmasından sonra kurulan gizli bir ayrılıkçı örgüt içerisinde toplanan aşiretler, 1924 ve 1925 yıllarında bu isyanları gerçekleştirmiştir. Nasturi isyanı, devletin müdahalesi sonucu liderlerinin sınır dışına kaçmalarıyla sonlanır. Şeyh Sait isyanı ise, Şeyh Sait ve beraberindekilerin idam edilmesiyle sona erer. Dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, Milli Savunma Bakanlığı’na gönderdiği raporda isyanların, “Musul’u vermek istemeyen” İngilizlerce tertiplendiğini ifade eder. [5]
Geçen hemen hemen her yılda Genelkurmay, İçişleri Bakanlığı ve Başbakanlık bölge ile ilgili birçok rapor hazırlar. Zaman zaman Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, Başbakan İsmet İnönü, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve birçok müfettiş bölgeyi bizzat ziyaret edip gözlemde bulunur. Bu raporlar doğrultusunda ortaya çıkan ortak kanı şu ki; aşiretler burada yeniden büyük çaplı bir isyana hazırlanmakta, devlet de bunun için bir an önce gerekli önlemleri almalıdır. Yoksa isyanın önüne geçilemezdi. Bu bağlamda Meclis, 1937 yılı bütçesine yarım milyonu nakit ve yarım milyonu da ertesi yıla yayılan taahhüde girebilme yetkisi koydu ve 1937 yılı Dersim’in imarı için başlangıç olmuş oldu.
Bölge Genel Müfettişlik (Bölge Valiliği) bu ödenekle Elazığ-Pertek-Hozat-Pülür yolunun yapımına başladı. Ayrıca Pülür’de bir kışla, bir hükümet konağı, dispanserler açılıyor ve okulların sayısı gittikçe artıyordu. Bunun dışında aşar vergisi kaldırılmış, köprüler inşa edilmiş, fabrikalar kurulmuş, demiryolları inşa edilmiş, bir çok yere elektrik gitmiştir.
Devlet bu işlere başladığı zaman Dersimli ağaları büyük bir endişe kaplamıştı. Çünkü bu gelişmeler, devletin bölgedeki etkisinin artması ve aşiret rejiminin zarar görmesi demekti.
Hükümet yetkilileri ile yaklaşık 40 aşiret lideri ile yapılan toplantının ardından Devrim Kanunlarını kabul etmeyen Seyit Rıza’nın başında olduğu Yukarı Abbas Uşağı, Haydaran, Yusufan, Kureyşan ve Demenan aşiretleri hükümet aleyhine ittifak yaparlar. 21 Mart 1937’de (Nevruz gecesi) Kahmut köprüsünü yıkıp Puh nahiyesini basarak isyanı başlatmışlardır. Ardından birçok telefon hattı kesilmiş, karakollar basılmış, kışlalar basılıp erler ve subaylar şehit edilmiş ve bu olayların sayısı hızla artarak bölgeye yayılmıştır. İsyan büyümeye devam ederken İçişleri Bakanlığı, bölgede yapılan teftişler sonucunda hazırlanan raporlar doğrultusunda 7 Nisan 1937’de bir emirname yayınlar ve derhal önlem alınmasını ister. [6] 3 Mayıs 1937’de de Türk Hava Kuvvetleri, bir askeri harekat başlatır.
Bir gün sonra da Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın da katıldığı gizli bir hükümet toplantısı gerçekleştirilir. İsyanın geldiği boyut dolayısıyla burada acilen tedbirlerinalınması ve gerektiğinde sert bir şekilde müdahale edilmesi kararlaştırılır. Ardından da bu kararlar birer bildiri haline getirilip Kırmança ve Zazaca basılarak bölgeye uçaklarla dağıtılır. Bildiride, “İsyancıların bir an önce teslim edilmeleri gerektiği, aksi halde isyancılara yardım edenlerin de zarar görecekleri” belirtilmiştir.[7] Ancak bu uyarılara rağmen isyan büyüyerek devam eder.
Bu harekata 25.000 kişi ile katılan Türk ordusu, Haziran 1937’de isyancıları saklandıkları yerlerde sıkıştırırlar. Savaş uçakları bir taraftan gözlem yaparken bir taraftan da en sarp noktaları bombalamıştır. Harekat, isyanın bastırılmasıyla sona erer ve isyanın ele başları 10 Eylül’de yakalanır. Yapılan yargılamalar sonrasında Seyit Rıza da dahil olmak üzere 11 kişi idam edilmiştir. [8]
Ancak tüm bu olanlardan ders çıkarmayan aşiretler 2 Ocak 1938’de bir kere daha ayaklanmışlardır. Tunceli’de vatani görevini yapmakta olan 7 jandarma eri, Kör Abbas, Keçeci ve Baluşağı Aşiretlerine mensup isyancılar tarafından şehit edilmişlerdir. Bunun dışında da bir karakol daha basılıp 2 er şehit edilince Genelkurmay yeni bir harekat planı daha hazırlar. Orgeneral Kazım Orbay komutasında 3 kolordunun katıldığı bir operasyonla İkinci Dersim Harekatı başlar. 16 Eylül 1938’de arama, tarama ve silahtan arındırma çalışmalarıyla harekat tamamlanır. [9]

DERSİM İSYAN ETMEDİ, DEVLET KATLİAM YAPTI!

Günümüzde Dersim isyanları ile ilgili ortaya atılan en fazla yalan “Dersim isyan etmedi”dir. Bu yalanın gerçek olmadığını bize en iyi anlatacak olan Seyit Rıza’nın İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na 30 Temmuz 1937’de yazdığı mektuptur. “Dersim Generali Seyit Rıza” imzasıyla gönderdiği bu mektupta Türk Hükümeti’ne karşı silaha sarıldıklarını, ancak güçlü Türk ordusuna karşı koyamadıklarını, İngiliz Hükümeti’nden destek istediklerini söyler. [10]
Bu mektup bile Dersim isyanının varlığını gösterirken aynı zamanda İngilizlerle işbirliğini de apaçık bir şekilde ortaya koyuyor.

SABİHA GÖKÇEN ZEHİRLİ GAZ KULLANDI!

İddialara göre, ilk kadın savaş pilotumuz Sabiha Gökçen halka karşı zehirli gaz kullanmış, bölgeye bombalar yağdırmıştır. Evet bir bombardıman söz konusudur ancak sadece kritik noktalar bombalanmış, bir katliam söz konusu olmamıştır. Fakat Türkiye o yıllarda zehirli gaz teknolojisine sahip değildir. Ayrıca o dönemde basında böyle bir haber, söylenti veya ima yoktur. Türkiye 1938 yılında İngiltere’den zehirli gaz kullanımı konusunda
bir uzman istemiştir ancak 1939 yılında gönderilebilmiştir.
İddiaların asıl sebebi ise isyan sırasında mağaraya sıkışan isyancıları dışarı çıkarmak için ot, saman ve odun yakılmasıdır. [11] Ki Başbakanlık Cumhuriyet arşivi belgelerine göre 1937 harekatında toplam 262 isyancı ölü ele geçirilmiştir. [12]

SEYİT RIZA’NIN MANEVİ MİRASÇILARI

Dersim isyanlarının üzerinden 77 sene geçmesine rağmen yankıları hala sürmektedir. Türk Milleti, 1912-1922 arasında emperyalizme karşı verdiği mücadele sırasında bile emperyalist destekli isyanlarla mücadele etmekteydi. Gerek emperyalist destekli ayrılıkçı Ermeni çetelerine gerekse yine emperyalist destekli isyancı Kürt aşiretlerine karşı da bir savaş vermiştir. Üstelik bu sadece bir cephe savaşı değil aynı zamanda birer psikolojik savaştı da. Ortada verilen bir vatan savaşı olmasına rağmen ayrılıkçı harekete karşı mücadeleyi, emperyalistler kara propaganda amacıyla kullanmışlardır. Ancak bizim vatan savaşını kazanıp Cumhuriyeti ilan etmemizle ve arasız devrimler süreci yaşamamızla birlikte bu kara propaganda kısa bir süreliğine sona ermiş. Ancak bu dönemde de yürütülen gizli çalışmalarla emperyalist destekli isyanlar devam etmiştir. Atatürk’ün ölümünün ardından yeniden
başlayan “Ermeni soykırımı”, “Dersim katliamı” söylemleri günümüzde de karşımıza çıkmaktadır. Bir zamanların Sevr’i bugün Büyük Ortadoğu Projesi olmuş durumda. Bunu da işletebilmek için cephe savaşı dışında psikolojik savaşın çok etkili olduğu da aşikar. Hem emperyalist odaklar hem de onların yerli işbirlikçileri bu kara propagandayı sürdürmeye devam ediyorlar. Arşiv belgeleri ortadayken, o dönem isyanların verdiği zarar ortadayken, halk bu isyanların zaten farkında ve mağduruyken Türk Milleti bu yalanlara kanmayacaktır, kanmıyor da!

100 YILDIR SÜREN MÜCADELE

Emperyalist oyunlara karşı Türk Milleti, bugüne kadar hep dimdik ayakta durmuştur. Zorluklara karşı göğüs germiştir. Her türlü emperyalist baskıyı def etmeyi başarmıştır. Kurtuluş Savaşı’yla “Düveli Muazzama”ya darbe indirdik. 1946-1960 arası girilen karşı devrim sürecini 1960 Devrimi ile sona erdirdik. Ancak sonrasında devriminin tam olarak toplum içerisinde oturtulamamasıyla yeniden bir karşı devrim süreci başlamıştır. Ancak bunun da çatırdamaları görünmeye başlamıştır. Özellikle son 10 senedir sürmekte olan ve zaferle sonuçlanan Perinçekİsviçrek davası, bugün Türk Milleti’nin emperyalizme ve onun ülkemiz üzerindeki oyunlarına karşı verdiği en büyük cevaptır. Emperyalistlerin bize dayatmaya çalıştıkları soykırım yaftasını uluslararası mahkede yalan olduğunu ispatladık ve böyle birşeyin söz konusu dahi olmadığını kabul ettirdik (İsviçre ve Almanya’nın Ermeni soykırımı ile ilgili yasalarını geri çekmeleri çok önemli birer örnektir). Bu onlara, Kurtuluş Savaşı’nda kucağında evladı, sırtında da top mermisiyle cepheye giden anaların tokadıdır. Bu, tarlada çalışmaktan elleri nasırlaşan, ama vatanı işgal edilince varını yoğunu bırakıp savaşmaya giden köylülerin balyoz gibi inen yumruklarıdır. Bu, “Vatan işgal altındayken okulda olunmaz” ve “Tam bağımsızlık için manda ve himaye kabul edilemez” diyen Tıbbiyeli Hikmetlerin yumruğudur. Bizler de bugün, aynı kararlılıkla ve azimle bu mücadeleyi sürdürmeliyiz. Ne cephe savaşı ne psikolojik savaş Türk Milleti’ne işlemez. Söz konusu vatansa gerisi teferruattır!

Kaan ARSLAN ve Hatice Nur GAMLI

DİPNOT:

1. Rıza Zelyut, Dersim İsyanları ve Seyit Gerçeği, S.191, Kripto Yayınları, 2010
2. Doğu Perinçek, Kemalist Devrim 7/Toprak Ağalığı ve Kürt Sorunu, S.23, Kaynak Yayınları, 2010
3. Hilal Demirtaş, Emperyalizm ve Kürt Meselesi Üzerine 1,

Emperyalizm ve Kürt Meselesi Üzerine – 1‏


4. Sinan Meydan, Cumhuriyet Tarihi Yalanları 2, S.225-226, İnkılap Yayınları, 2010
5. Meydan, age. S.329
6. Zelyut, S.122
7. Meydan, S.452
8. Meydan, age. S.454
9. Meydan, age. S.455
10. Meydan, age. S.469
11. Zelyut, age. S.319-320
12. Zelyut, age. S.391