Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 21 Kasım 2017

Üste git

Üste

Cumhuriyette sağlığın öncüsü: Refik Saydam

Cumhuriyette sağlığın öncüsü: Refik Saydam

Toplumlar, girdikleri devrim süreçleri öncesinde büyük gerileyişler ve çürümeler yaşar. Bu gerileyişleri aşacak büyük sıçrayışlar, toplumun ihtiyacı olan program ve onun kadroları tarafından başarılır. Tarihimizdeki bir çok sıçrayışın bileşkesi olan Cumhuriyet Devrimi’nin yarattığı bir eser var ki hiçbir şeye değişilemez: Cumhuriyetin sağlık sistemi. Yazımızda “Az zamanda yapılan çok büyük işlerden”(1) olan bu sistemi oluşturan sağlık ordusunun başkomutanı olan Dr.Refik Saydam’ı inceleyeceğiz.

Dr.Refik İbrahim Saydam, 8 Eylül 1881 yılında Hacı Ahmet Efendi’nin ve Fatma Nefise Hanım’ın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Mahalle mektebinde eğitimini tamamladıktan sonra asker olmaya karar vererek Fatih Askeri Rüştiyesine girmiştir. 1896’da Kuleli Askeri İdadisine giren Saydam 1905 yılında Yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. Gülhane Askeri Tıp Akademisinde Histoloji-Embriyoloji alanında çalıştıktan sonra eğitimi için Almanya’ya gitti. Balkan Harbi’nin başlaması sebebiyle 1912 yılında İstanbul’a döndü. Bulunduğu cephe olan Çatalca’daki askerlerin arasında kolera hastalığının yaygın olduğunu farkeden Saydam, savaşlarda salgın hastalıkların belirleyiciliğini orada fark etti. Salgın hastalıklarla mücadelesini vatan mevzilerinde başlatarak Hadımköy istasyon hekimliği yaptı. Başarılarından ötürü 6 Ocak 1914’te Sahra Hastanelerini denetlemek üzere Harbiye Nezareti Sağlık Dairesi Başkanlığına vekaleten atandı.

BANDIRMA VAPURUNDAKİ TIBBİYELİ

Yeni görevinde Saydam, Bakteriyoloji Enstitüsünü örgütleyerek tifo,dizanteri, veba ve kolera gibi salgın hastalıklarla mücadele etti. Gerekli aşıların üretimi ile I.Dünya Savaşı boyunca ordunun aşı ihtiyacı karşılandı. Kendisinin hazırladığı tifüs aşısı tıp literatürüne geçerek hem Osmanlı hem Alman Ordusu tarafından kullanıldı. Savaşın bitimi ve işgalin başlamasıyla vekaleten atandığı daire başkanlığından alınmıştı. Mütareke yıllarında atandığı İzmit görevine gitmemiş, bunun üzerine 9. Ordu Müfettişliği Sıhhiye Reis Muavinliğine atanmıştır. Yani Mustafa Kemal’in Bandırma vapuru ile Samsun’a gittiği müfettişliğin parçalarından biri de Refik Saydamdır. Saydam vapurdaki iki hekimden biridir.

Mustafa Kemal’in mücadelesine katılarak onunla birlikte Erzurum ve Sivas kongrelerine katılmış ve Ankara’ya geçerek Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunda yer almıştır. Doğu Beyazıt Mebusu olarak kurucu mecliste yer alan Saydam daha sonraları 3 Mayıs 1920’de kurulan Sıhhıye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekaletinin (Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı) başına geçerek Adnan Adıvar’dan sonra Türkiye’nin ikinci sağlık bakanı olmuştur.

Genç Cumhuriyet 1923 yılı itibari ile kurulduğunu ilan ettiğinde kabinede Sağlık bakanı olarak yine Refik Saydam vardı. Örgütçü bir hekim olarak milletinin ihtiyaçları temelinde sağlık hizmeti yaratmak istiyordu. Buna fazlasıyla gerek vardı çünkü Türkiye “toplum olarak hasta” durumdaydı.

SAĞLIĞIN TEŞKİLATA İHTİYACI

O sıralar Anadolu’da sıtma, frengi, verem, cüzzam ve trahom gibi hastalıklar kol geziyordu. 1923 yılında 4 kişiden birinin trahomlu, 3 kişiden birinin de sıtmalı olduğu tahmin ediliyor. İşte bu şartları Saydam “19 Mayıs’ta Samsun’a çıktığımız vakit karşımızda boynu bükük, müdafaa vasıtlarından mahrum, bakımsız, cılız ve her türlü hastalık tehditi altında kalmış bir millet çıkıyordu.” sözleriyle anlatıyor. Vahim şartlarla savaşacak bir sağlık teşkilatının olmayışı Anadolu köylüsünü bu hastalıklara yem ediyordu. Balkan Savaşlarından beri aralıksız süren çatışmalar, ülke nufüsunun önemli bir kesimi ile birlikte tabipleri de azaltmıştı(2). Kurtuluş Savaşı sonunda geriye 520 hekim kalmıştı. Savaş yıllarında Bakanlık, tek odada yalnızca 3 çalışanı olan bir yapıydı:Bakan, sekreter ve sağlık memuru!

Bu şartlar altında Osmanlı’dan sağlam bir mirasın görülmediği sağlık teşkilatını yeniden kurmak gerekiyordu. Refik Saydam, halka sağlık hizmeti getirmek için başlıca görevleri devletin sağlık teşkilatını kurmak, hekim sayısını arttırmak, numune hastaneleri açmak, salgın hastalıklarla mücadele etmek ve koruyucu sağlığı tesis etmek olarak belirlemişti. Bu amaçla öncelikli sorun kabul edilen salgın hastalıklara karşı mücadele dernekleri kuruldu. Bunlardan en ünlüsü bugün hala etkinliğini koruyan Verem Savaş Derneği’dir. Her salgın hastalık için uzmanlaşan bu dernekler, salgınların bitirilmesinde başrol oynadı. Askeri tabip olduğu yıllarda cephede gördüğü salgınlar, devrimci bir subay ve hekim olan Saydam’a bu mücadelenin önemini kavratmıştı ve çözümü geliştirerek başarılı olmasını sağladı. Başarıyı getiren en önemli etken ise Anadolu köylüsünün kötü olan bu durumunu düzeltmek için “seyyar tabiplikler” yaratılarak köy köy dolaşılması oldu.

Salgınlarla mücadele kazanıldıktan sonra Saydam o dönemde birçok ülkede görülmeyen belki de dünyadaki en modern programlardan birini hazırladı. Koruyucu sağlık hizmetleri adı verilen uygulamaları hayata geçirmek için 1928 yılında Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kurdu. Ardından 1930 yılında bugün hala bazı maddeleri geçerli olan Hıfzısıhha Kanunu çıkartıldı. Bu uygulamaların amacı bireyleri sağaltım(tedavi) hizmetlerine gerek kalmadan, daha hasta olmadan iyileştirmekti. Hastalıkların önlenerek yıllarca salgınlarla kırılmış halkın yaşam niteliğinin arttırılması istenilmişti. Bu düşüncesini Saydam şu sözlerle aktarmaktadır: “Tabip, hastalıkların bertaraf edilmesinde oynadığı rolden çok,sağlıklı olanların bu durumlarını korumaları için çaba harcayacaktır.”

GÖREV,DİSİPLİN VE FEDA ADAMI

Saydam, Sağlık Bakanlığı dışında Milli Eğitim Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Başbakanlık gibi yüksek görevler yapmıştır. Atatürk’ün vefatından sonra 25 Ocak 1939 yılında Başbakanlık görevine başlamış ve ölümüne kadar II.Dünya Savaşı’nın kriz ortamı ve onun getirdiği ekonomik sorunlara karşı mücadele vermiştir.(3) O dönem yaşanan gıda kıtlığına çözüm bulmak için 3 Temmuz 1942’de İstanbul’a geldi. Burada işadamlarıyla yaptığı yoğun görüşmelerden sonra oteline geçtikten sonra 8 Temmuz günü kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Hayatının son anına kadar milletinin refahı ve yaşamı için çalışmıştı. İstiklal Caddesinde onuruna yapılan törenle tabutu Haydarpaşa Garı’na geçirildi. Trenle Ankara’ya giden naaşı geçtiği her yerde törenlerle uğurlanmıştı.

DEVRİMCİ BİR HEKİMİN BİZLERE BIRAKTIKLARI

İçinde yanan vatan aşkı ile cephelere koşan genç bir subay olarak, Tıbbiye’nin geleneğini bünyesinde yaşatan Saydam, Anadolu’ya geçişinde vatan için mücadelesinin köylülerin sağlığını düzelterek devam edeceğini anlamıştı. Milletin sağlık konusundaki makus talihini düzeltmek onun en büyük isteğiydi. Refik Saydam’ın tıp ve hekimlik anlayışındaki derin farklılığın kökeni bu isteğinin önemli deneyimlerle buluşmasıydı. Düşüncelerini en çok etkileyen etkenler; büyük kitlelerin sağlık sorunuyla uğraşması, koruyucu önlemlerle engellenebilecek hastalıkların yarattığı yıkıma yakından tanık olması ve Askeri Tıbbiye’de etkisi altına girdiği devrimci düşünceler olmuştur. Büyük savaşlardan geçerek kurulan Cumhuriyet, işte bu koşullarda sağlığının öncüsünü yaratmıştır.

Tanıdıkları tarafından titiz, çalışkan ve dürüst olarak nitelendirilen Saydam’ın soyadı bu karakterine itafen Atatürk tarafından verilmiştir. Halkı için son nefesine kadar çalışan bir hekim örneği olarak bizlerin önünü aydınlatmaktadır. Kurduğu sağlık sistemi bugün hala etkisini hissettiriyor, tasarladığı siyasetleri ülkenin sağlık sorunlarına bir çözüm olarak hala geçerliliğini koruyor. Bulduğu aşının tıp literatürüne girmesi, bir hekim için siyasetin bilimle her daim iç içe geçeceğini ve birbirini tamamladığını bizlere öğretiyor. Bugünün Tıbbiyelilerine yaşamıyla örnekler veren Saydam’ın, kurucusu olduğu Hıfzısıhha Enstitüsü’nün açılışında yaptığı konuşmadan bir kesitle yazımızı bitiriyoruz:

“Bugüne kadar devlet sağlık idaresinin kurulması ve işleyebilmesi için sarf olunan emekler ona mesnup olanlara ve harice göstermiştir ki millet hayatında örgütlü ve çerçeveli bir çalışmadan başka hiçbir şekilde başarılı olmanın imkanı yoktur. Kitle sağlığına ilişkin işler yalnız fakülte sıralarında eğitimle hal olunur işlerden değildir. Bugünkü tabiplik sanatı millet hayatında özellikle öneme sahip bir meslek haline gelmiştir. “

 

Dipnot:

1)Atatürk, Cumhuriyet’in 10.yıl kutlamalarında yaptığı konuşmasında “Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir.” Sözünü söylemiştir.

2) Savaşlarda yaşanan kayıplar içinde askeri tabiplerin oranı diğer tüm personellere oranla en yüksek olandır. Tıbbiye’den yetişen vatansever öğrenciler, daha mezun olmadan okuldan ayrılıp cepheye giderek şehit olmuştur. 1915 senesinde Mekteb-i Tıbbiye, tüm dönemi şehit olduğu için tek bir mezun verememiştir.

3) II.Dünya Savaşı sırasında dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Başbakan Refik Saydam Avrupa’da yaşanan yıkımdan kaçınmak için akılcı politikalar üretiyordu. Fakat tüm dünyada olan seferberlik durumu Türkiye için de geçerliydi. Kısmi seferberlik ilan edilerek bir milyona yakın genç silah altına alınmıştı. Bu, üretimde muazzam bir düşüş yaratarak kıtlığa sebep olmuştu.

KAYNAKÇA:

1)Özata, M. (2015). Atatürk ve Hekimler. Demkar Yayınevi

2) Saltık, A.(1998). Cumhuriyet Dönemi Sağlık Hizmetleri Tarihçesi. Bilim ve Ütopya Dergisi (Şubat 1998)

3) Kars, Z. ve Eren, N (1998). Refik Saydam’ın Koruyucu Tıbbı, Halk Sağlığı ve Tıp Mesleği Anlayışının Kökeni. Bilim ve Ütopya Dergisi (Şubat 1998)

Mert Savcı

İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi