Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 18 Ekim 2017

Üste git

Üste

Cumhuriyetin kültür atılımı: Dil Devrimi

Cumhuriyetin kültür atılımı: Dil Devrimi

Dil toplumun her bireyinin birbirleriyle ve diğer toplumlarla iletişim kurmasını sağlayan bir araçtır. Daha da açacak olursak dil insana ve topluma ait ne varsa onu aktarmanın, ifade etmenin yoludur. Yani insanın yaşayışının ayak izleridir. Elbette dil bir ihtiyaçtan dolayı ortaya çıkmıştır. O da insanlığın devletli topluma geçtiği ve kalıcılığı, sonsuzluğu aradığı döneme denk gelmiştir. Dilin yüklendiği görev insanlığın mirasını taşıma görevidir. Aynı zamanda dil toplumların milletleşme süreçlerinde de yani toplumların milli devrimler sürecinde de toplumu birleştiren bir görev de edinmiştir. Milleti millet yapan en baştaki kıstaslardan birisidir aynı dili konuşmak, aynı dilde türkü söylemek, aynı özlemleri dile getirmektir çünkü. Türkçe için bu daha çok söylenebilir zira ne vatan ne millet kavramları varken Türkler Türkçe konuşana Türk demiştir. Ne derisinin rengine ne de soyağacına bakmışlardır. Türkçe’nin geçirdiği süreçler, ilişki kurduğu diller incelendiğinde de bu çıkar. Fazıl Hüsnü’nün Türkçe için ses bayrağım demesinin anlamı da aslında bu söylediğimizdedir. Çünkü Türkçe bugün tıpkı bayrağımız gibi dalgalanmak, daha da zenginleşmek durumundadır. Çünkü gelişmeyen dil canlılığını yitirmeye başlar ve giderek insanın ve toplumun da düşünce ufkunu daraltır.

Peki Türkçe bu imparatorluktan kurtulurken yepyeni bir ülkenin ve yeni bir toplum yaratılırken nasıl “Yeni Lisan” oldu?

Türkçe bugünlere arkasında imparatorluklar, hükmedilmiş coğrafyalar ve yedi düvele karşı bir Kurtuluş Savaşı mirasıyla geldi.Türkçe’nin  yeniden Türkçe olması ise bu milletleşme süreciyle başladı ve Cumhuriyet Devrimiyle zirveye ulaştı. Cumhuriyet döneminde dilde büyük bir devrim ve atılım gerçekleşti. Karamanoğlu Mehmet Bey’in “Dergahta bergahta Türkçe konuşula!” demesinden yüzyıllar sonra Jön Türkler’in başlattığı vatan ve hürriyet mücadelesi dilimizde de etkisini gösterdi.  Namık Kemal Vatan Yahut Silistresi’ni, Şinasi Şair Evlenmesi’ni halk dilinde yazarak ilk cesur adımları attı. Nisan 1911’de Ömer Seyfettin’in Yeni Lisan makalesi dildeki bu sürecin Ömer Seyfettin Türkçe’nin yolculuğunu makalesinin Eski Lisan kısmında özetliyor ve eski lisan için şöyle diyor:

“Nedir? Asla konuşulmayan, Latince ve İbranice gibi yalnız kendisiyle meşgul olanların zevki ve idrâkine taalluk eden bir şey… Size bunun tarihini çabucak çizelim: Biz Asya’dan garba, Anadolu’ya hicret etmişiz. Din ve edebiyatı bize Arabî ve Farisî öğretmiş. Hatta bir zamanlar resmi lisanımız Farisî olduğu gibi, bir padişahımız Arapçayı bize umumi, milli bir lisan olmak üzere kabul ettirmeye kalkışmış. Hicretimizin ilk asırlarında Arabî ve Farisî birçok kelimeler lisanımıza girmiş, bunun katiyen zararı yok. Lakin edebiyat, sanat ve dolaysıyla tezeyyün fikri ve Farisî kaideler de getirmiş. Türkçe muvazenesini kaybetmiş. Tabiata muhalif ve son derece sun’î bir hâl kesbetmiş. Fakat nasılsa, yine aslını, esası olan fiiller ve sigaların istiklâlini muhafaza etmiştir. İşte bu istiklâldir ki, bugün bize Türkçeyi tekrar eski sâfiyet ve tabiîliğine ircâ etmek ümitleri veriyor.” Ömer Seyfettin bu saptamayı Türkiye’nin girdiği koşullardan ve köklü tarihinden bağımsız yapmıyor elbette. Yepyeni bir dünyanın kurulduğu, imparatorlukların yıkıldığı ve ulus devletlerin inşa edildiği bir tarihsel süreç içerisinde dilin yüklendiği görevleri hatırlatıyor ve Türkçe’nin yalnız bir grup Osmanlı münevverinin anladığı bir yazı dili olmasına karşı çıkıyor. Dünyanın ve ülkemizin içinden geçtiği sürece uygun olarak Ömer Seyfettinler, Ali Canipler, Ziya Gökalpler Yeni Lisan Hareketi ve Milli Edebiyat ile dil ve edebiyat açısından konumlanıyorlar ve aslında geçmişin cansızlığını, tutuculuğunu da yıkmaya başlıyorlar. Ömer Seyfettin aynı yazısının başka bir kısmında şu saptamayı yapıyor:

“Şimdi yeni bir hayata, bir intibah devresine giren Türklere yeni, tabiî bir lisan, kendi lisanları lazımdır. Milli bir edebiyat vücuda getirmek için evvela milli bir lisan ister. Eski lisan hastadır. Hastalıkları, içindeki lüzumsuz ve ecnebi kaidelerdir. Evet şimdiki lisanımızda Arabi ve Farisi kaideleriyle yapılan cem’ler, terkib-i izafi, terkib-i tavsifi, vasf-ı terkibiler yaşadıkça saf ve milli addolunamaz. Bu lisanı kimse anlamaz.”

Türkiye’nin daha doğrusu Osmanlı’nın savaş döneminde olduğu yıllar edebiyata da bu şekilde yansımaya başladı. Vatanseverlik, milliyetçilik ön plana çıkmaya başladı ve aydınlar ilk kez dar çevrelerden, anlaşılmazlıklardan sıyrılıp halkla buluşmaya başladı. Hem dil  hem de beden olarak Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda aydınlarımız, yazarlarımız milletle buluştu. Dönemin eserleri, dönemin anlayışı doğal olarak yedi düvele karşı verilen bu savaşı konu alıyordu.

CUMHURİYET DEVRİMİ DÖNEMİNDEKİ ATILIMLAR

Harf Devrimi

Cumhuriyet Devrimiyle beraber Türkçe yani ses bayrağımız adeta arşa ulaştı. 1928’de yapılan harf devrimi Türkçe’nin milletin en geniş kesiminin okuyup yazabileceği bir dil olmasını sağladı. Arap alfabesinde sesli harflerin gösterilmeyişi, aynı harfin birden çok telaffuzunun olması, cümle diziminin ve tamlamaların bile farklı olması milletin okur yazar olmasının önünde engeldi. Türkçe’nin okur yazarlığa ihtiyacı vardı. Bunun içinde sadeliğe ve en başta da kolay bir alfabe sistemine ihtiyacı vardı. Çünkü eninde sonunda dil bir iletişim aracıydı ve bunu sağlaması gerekiyordu. Dil devriminin başında bulunan  Atatürk harf devriminin gerekliliği konusunda şöyle diyor:

“Her şeyden evvel, her gelişmenin ilk yapı taşı olan soruna değinmek isterim. Her araçtan evvel, büyük Türk milletine kolay bir okuma yazma anahtarı vermek gerekir. Büyük Türk milleti bilgisizlikten, az emekle kısa yoldan, ancak kendi güzel ve soylu diline kolay uyan böyle bir araç ile sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı, ancak Lâtin esasından alınan Türk alfabesidir. Basit bir deneyim, Lâtin esasından Türk harflerinin, Türk diline ne kadar uygun olduğunu, şehirde ve köyde yaşı ilerlemiş Türk çocuklarının ne kadar kolay okuyup yazdıklarını güneş gibi meydana çıkarmıştır.”

Falih Rıfkı ise harf devrimine ilişkin tartışmalara değinerek aslında Türkçe’nin bir alfabe değişikliğine duyduğu ihtiyacı ispatlıyordu: ‘”Yeni yazı komisyonunda biz Türkçüler kazandık. Sağcılar Arap ve Farsça sözlerini bütün değerleri ile belirtecek harfler aramışlardır. Arapçada üç noktalı se başka, dişli sin başkadır: Süreyya ve selim aynı söylenmez. Biz buna karşı koyduk. Çünkü Türk ağzında bu söyleniş farkı kalmamıştır. Asıl kavga q harfinden koptu: K harfli Türkçe kelimeleri ince seslilerle ke, kalınlarla ka okuruz. Biz Türkçe alfabe için q harfine lüzum olmadığını ileri sürdük. Yabancı kelimeler ya ayıklanıp gidecek, yahut Türk ağzına uyacaktı’ der, sonra da devrimin gelişimini yakından izlemiş bir yazar olarak kesin gözlemini ekler: ‘Yeni yazı Türkçeleşme hareketine hız vermiştir. Osmanlıcanın devam etmesine imkân yoktu.’”

       Türk Dili Kurumu’nun Kuruluşu ve Birinci Türk Dili Kurultayı

1932 yılına geldiğimizde Türk Dili Kurumu kurulmuş ve Birinci Türk Dili Kurultayı da yapılmıştır. Türk Dil Kurumu kurulma amacını iki ana eksene dayandırır:

Birincisi Türkçe’nin güncel sorunlarını çözmek. İkincisi ise Türk dili üzerinde araştırmalar yapmak. Cumhuriyet büyük bir ivme ve hızla kendi insanını ve toplumunu yaratmaktadır. Dil de bunun vasıtasıdır. Birinci Türk Dili Kurultayı’nın en büyük özelliği farklı mesleklerden insanların bir arada olması, radyolardan düzenli çağrılar yapılmasıdır. Dil Devrimi aynı zamanda bir kültür devrimidir ve bütün milleti seferber etmektedir. Birinci Türk Dili Kurultayı yalnız Türkiye Türkçesi ile kalmamış diğer Türkçe konuşulan coğrafyalardaki söz varlıkları da incelenmiştir. Bu kurultayın çalışma programının ilk maddesi Türkçe’nin Sümer, Sâmi ve Hint- Avrupa dilleriyle kıyaslanmasıdır. Keza 1930larda yapılan derleme ve tarama sözlüğü çalışmaları Türkçe’nin söz varlığını saptama açısından önemlidir.

Dil Devrimi ilk yıllarında her devrim, her atılım gibi aşırılıklara kaçmış daha sonra ise rayına oturmuştur. Türkçeleşen yabancı kelimeler ilk başta kullanılmasa da daha sonra bunun engellenemeyeceği anlaşılmış ve yalnızca dile yerleşmeyen sözcükler dilden atılmıştır. Ketebe, yektubu Arap’ındır, kitap, katip, mektup bizimdir. Çünkü dilimize yerleşen kelimeler başka görevler ve anlamlar yüklenebilmektedir. Ve bir kelime, bir ek dilimize yerleştiyse artık Türkçedir. Bugün millete budun demenin bir gerçekliği yoktur. Vurguladığımız üzere dil bir iletişim aracıdır ve nihayetinde kelimeler anlatılması gerekeni anlatıyorsa mesele yoktur. Türkçeleşme meselesine verilebilecek örneklerden bir tanesi de vatan kelimesidir. Bu kelime Arapça’da bir insanın memleketi anlamında kullanılır. Türkçemizde ise vatan kelimesi ülkemizin her karış toprağı demektir. Türkçe her canlı dil gibi değişen, dönüştüren bir dildir ve ek açısından da zengindir. Türkçe’nin söz varlığı yapılan derleme ve tarama çalışmalarına rağmen halen tam olarak anlaşılamamıştır. Bu Türkçe’nin ve Türklerin tarih boyunca başka milletlerle ve o milletlerin konuştuğu yazdığı dillerle hemhal olmasından gelmektedir. Bunun en somut örneği Türkçede ateş demek olan Od’un Vikingler’de Odin olarak tanrı haline gelmesidir. Uygurların Çince’den, Tibetçe’den, Sanskritçe’den eserler çevirmesidir. Çuvaşça ile Moğolca ile ses değişiklikleri yaşamasıdır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür Türkçe’nin tarihi, serüveni onlarca hatta yüzlere ciltle yazılsa yine de bilinmeyen, unutulmayan bir şey çıkacaktır.

 

      BUGÜNKÜ DURUM VE DİL İŞÇİLİĞİ MESELESİ

Bütün edebiyatçılar ve dilciler bugün de dahil olmak üzere Türkçe’nin gidişatından rahatsız olmuşlardır. Kimileri tutuculuklarından kimileri ise haklı kaygılarından bu rahatsızlığı dile getirmektedir. Türkiye 1950’den bu yana siyasi olarak ABD güdümüne girmesiyle kendi devrimini ilerletemedi. 1950lerde “Yaşayan Türkçe” denilerek dil devrimine karşı çıkıldı. 12 Eylül 1980 darbesinde sözde yapılan dil devrimi aslında bir karşı devrimdi. Tren için yapılan “Çok Oturgaçlı Sosyal Götürgeç” tanımı halen bizi acı acı güldürmekte ve dil devrimini aslında küçük düşürmektedir. Türkiye 1980 darbesi sonrasında iyice ABD’nin güdümüne girmesiyle, bir kültürel yozlaşmayla da karşı karşıya kalmış ve dilde de bunu yaşamıştır. Türkçe’ye bugün dahi nüfuz eden küreselleşme ve üretimsizliktir. Türkçe bugün eklerini, söz varlıklarını yitirmektedir çünkü iyi yazarlar çıkartamadığı gibi iyi okurları da kaybetmiştir. Türkçe’nin bugün ihtiyacı bütün ömrünü adayacak dil işçileridir. Türkçe’nin bugün ihtiyacı her anlamda yazarı zorlayacak iyi okurlardır. Elbette bunun esası yeniden Atatürk Devrimleri’ne dayanmaktadır. Bu yılın kalan aylarında ve gelecek yıllarda Türkçe’nin yeniden şahlanacağına şahit olacağız. Çünkü dünya yine büyük atılımların eşiğindedir diller de edebiyatlar da bu büyük atılımı yaşayacaktır.

 

Gözen Esmer/ Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi  TGB Birim Başkanı