Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 23 Şubat 2018

Üste git

Üste

Yorum Yok

Bitmeyecek Bir Gelenek: Harbiye

Bitmeyecek Bir Gelenek: Harbiye

“Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyet’i,
Cehennemler kudursa ölmez nigahbanıyız.”[1]

1834 yılında atıldı Türk Devrim geleneğinin büyük adımı.
Ülkenin ve devletin bekasının teminatı; milletimizin çağdaşlaşma azminin önemli bir temsilcisi.
Karanlık zamanların Aydınlığı, karamsar günlerin umudu.
Marşta da belirtildiği gibi yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadı, Türk vatanı üstünde sönmez güneş.
Harbiye…
Türk Ordusunun temeli 2000 seneyi aşkın bir süre önce atıldı. II. Mahmut döneminde kurulan Mektebi Harbiyeyi Şahane, vatan ve millet sevgisine hürriyet şiarını da ekleyen birçok subay yetiştirdi. İleride Türk Ordusunun komutanları olan bu subaylar yeni bir geleneğin de yaratıcısı oldular.

93 Harbi’nde Ruslara karşı destansı bir savunma örneği gösteren Harbiye geleneği ile yetişmiş iki büyük komutan Gazi Osman Paşa ve Gazi Ahmet Muhtar Paşa’da şunu gördük; büyük devletler yine büyük ve güçlü ordularıyla yurdu işgal edebilirler ancak Türk Ordusunun binlerce yıllık birikimi var, o birikim hiçe sayılamaz. Tarihi Plevne savunmasında gördük bunu. Türk Ordusu kendinden bütün imkanlarıyla kat be kat güçlü olan Rus Ordusu’na karşı tam 5 ay mücadele etti. Hiçbir yardım gelmedi, mevcut olanaklarını ise tam anlamıyla sonuna kadar tükettikten sonra ancak teslim oldu. Öyle ki savaşın sonunda teslim olan Osman Paşa’yı Ruslar büyük bir saygı ile karşılamış hatta Paşa’nın kılıcını kabul etmemişlerdir. (Normal şartlarda Gazi Osman Paşa’nın kılıcını düşman kuvvetleri teslim almalıdır. Çünkü esir olan bir askerin silahının elinde olması onlar için tehlike arz eder.) Aslına bakılırsa bu bir teslim olmak da değildir. Çünkü verilen 5 aylık mücadele teslim olmamayı öğretmiştir. Bunun böyle olduğunu Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda gördük.

Yine Erzurum savunmasında da Gazi Ahmet Muhtar Paşa ve ordusunu verdiği büyük mücadele, düşmana gelecek adına haber de vermiştir. Şanlı Türk Ordusu öyle kolay yenilmez. Osmanlı’yı paylaşma amacındaki devletler 93 Harbi’nden gördükleriyle bu amaca sadece cephe savaşıyla ulaşamayacaklarını anlarlar. Bu yüzdendir ki cephe gerisini güçlendirecek faaliyetlere girişirler. Birinci Dünya Savaşı’nda ayrılıkçı Ermeni çeteleri ve Kurtuluş Savaşı’nın Kürt İsyanları, bu girişimin ürünleridir.

HARBİYE SIRALARINDAN MİLLİ MÜDAFAAYA

Osman Paşa ve Ahmet Muhtar Paşaların yetiştiği o sıralardan, tarihin baştan yazıldığı, o güne kadarki en büyük vatan savunmasını veren komutanlar da geçti. 31 Mart’ta gericilerin başını ezen Mahmut Şevket Paşa da, 1 ay yetecek erzakla 5 ay 5 gün (son günlerinde yiyecek olmadığından çalı süpürgesinin tohumlarını yiyecek duruma gelirler) Edirne’yi beraberindeki birlikle Savunan Şükrü Paşa da, hürriyet ateşiyle yanıp tutuşan Enver ve Resneli Niyazi Beyler de bu sıralardan geçti.

Mustafa Kemal daha Harbiye yıllarında teşkilatlanmaya başladı. Öyle ki Ömer Naci, Ali Fuat (Cebesoy) ve Ali Fethi (Okyar) ile birlikte teşkilat oluşturulmuş, gazete bile çıkarmışlardır. Bu durum Sultan Abdülhamit’in kulağına gidince derhal müdahale edilmesini emreder. Ancak Okul Nazırı Ali Rıza Paşa vatanın geleceği için çırpınan bu gençleri sınıfta gizlice gazete çıkarırken yakalamasına rağmen tarihi bir duruş sergiler. İstese hepsini tutuklatıp hayatlarını sürgünde veya hapishanelerde geçmesine neden olabilirdi. O bunu yapmadı. Hatta yıllar sonra, Cumhuriyet ilan edilmiş, Ali Rıza Paşa da emeklilik günlerini yaşarken bir gün Kadıköy vapurunda Ali Fuat Paşa ile karşılaşır. Harbiye’deki o günü hatırlar ve şunu der: “Allah’a şükürler olsun. Tanrı o gün kötü bir karar almaktan beni korudu. Türk Milleti için de pek hayırlı oldu”.[2] Gerçekten de eğer Paşa o gün tam tersi bir tutum sergileseydi bugün çok daha farklı şeyler konuşuyor ya da konuşamıyor olabilirdik.

Bu gelenekten yetişen subaylar teşkilatlandı. İhtilal yaptı, halk iktidarını kurdu. Milli bilinci uyandırdı, yenilmez denileni yendi. 1915’te Çanakkale’de, 1916’da Kut’ül Amare’de İngilizler’i dize getiren, işte bu gelenekten gelen bilincin ürünüdür. O bilinçle ezilen dünya coğrafyası ayaklandı, emperyalizme başkaldırdı. Nitekim tüm bunlar Rus Devrimi’ne, Hindistan bağımsızlık hareketine ve daha bir çok antiemperyalist başkaldırıya umut olmuştur.

Birinci Dünya savaşı biter. Önce Mondros sonra Sevr imzalanır. Antlaşma gereği ordu terhis edilir. Tüm cephaneye, ulaşım ve iletişim yollarına el konulur. Hatta ve hatta yıllarca düşman devletlerinin ordularına bela olan komutanların yetiştiği Harbiye, işgal kuvvetleri komutanlığı haline getirilir. Öte yandan başka bir savaşı başlatan, Anadolu’ya geçen halkı ayaklandıran Harbiyeliler de vardır. Mücadelenin ilk yıllarında İstanbul’da kalıp Genelkurmay Başkanlığı görevini yürütürken Anadolu’ya cephane ve birçok yardımın gönderilmesini sağlayan Fevzi Paşa dar vardır, padişah fermanına rağmen devlete isyan etmiş Mustafa Kemal Paşa’yı idam etmeyen Kazım Paşa da vardır.

Harbiye sıralarında örülmeye başlayan teşkilat ve teşkilatçılıkla gelinir devrim yıllarına. Milli Mücadele’nin başında da onları görürüz, Lozan’da Lloyd George’ye kök söktürürken de…

1960 DEVRİMİNİN HARBİYELİLERİ

Cumhuriyet’le birlikte Harbiye Mektebi daha da sağlam bir hale gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı ve işgal yıllarında sabit bir yerde eğitim göremeyen Harbiyeliler, artık eğitimlerini daha sağlıklı ve verimli bir şekilde gerçekleştirir olmuşlardır. Zaferden sonra gerek Kuleli Askeri Lisesi gerekse Pangaltı’daki Harbiye binası geri alınmış, gelenek yine yerinde sürdürülmeye devam etmiştir.

Atatürk’ün ölümüyle birlikte emperyalizme karşı olan kararlı duruşta yumuşamaya gidilmiş, Menderes Hükümetleri döneminde ise emperyalistlerin safına geçilmiştir. Küçük Amerika süreci başlamıştır. Baskı politikası artmış, Cumhuriyet Devrimleri hedef alınır olmuştur. Ancak bu böyle devam etmemiş, kalbi Harbiye ruhuyla çarpan komutanlara 27 Mayıs 1960 yılında toslamıştır.

Cemal Gürsel, Cemal Madanoğlu, Suphi Karaman, Sami Küçük ve daha niceleri… (Hatta Sami Küçük’ün babası Teşkilatı Mahsusa üyesidir. Balkan Harbi’nde Fuat Balkan’la birlikte çarpışmıştır. O da o gelenekten gelmektedir.) 1960 Devrimi de göstermiştir ki Harbiye ruhu devam etmektedir. Amerika’ya ve onun piyonlarına geçit yoktur.

27 Mayıs’la birlikte Amerika’dan uzaklaşılmaya başlanırken aynı zamanda Kemalist Devrim de devam ettirilmiştir. Çünkü ikisi de aynı geleneğin ruhudur.

KAHRAMANLAR ÖLMEZ​

Harbiye geleneğinin son kahramanlarını 15 Temmuz gecesi FETÖCÜ-Amerikancı kalkışmaya karşı verdiği cesurca mücadelede gördük.
Şehit Ast. Ömer Halisdemir…

Kalkışmanın olduğu gece darbeci terörist Semih Terzi ve beraberindekiler Özel Kuvvetler Komutanlığına yaptığı baskında duyduk onun adını. Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı Paşa’dan tek bir emir almıştı: “Oğlum orası senin namusun, sakın teslim etme”[3]
Teslim etmedi Ast. Halisdemir. Darbeci Semih Terzi’yi tek kurşunla alnının ortasından vurduğu kurşunla indirdi. Yanındaki diğer darbeciler Ömer Astsubay’ı oracıkta şehit ettiler ancak 15 Temmuz gecesi bir tarih yazdı o. Ordunun en önemli, en kritik harekatlarını ve görevlerini yerine getiren Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı ele geçiremediler. Şimdi Ömer Halisdemir’in şehit düştüğü yerdeki kanı temizlenmeyip koruma altına alındı. Onun anısı burada sembolik bir şekilde, ama asıl Harbiyelilik geleneğinde yaşatılacak.[4]

Sadece Ömer Halisdemir değil Orgeneral Ümit Dündar, Em. Tümgeneral Ahmet Yavuz, Albay Sait Ertürk da bu ruhla göreve atıldılar o gece. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, darbecilerin elinde rehinken 1.Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar tereddüt bile etmeden geçti ordunun başına. 200 yıllık gelenek bunu gerektiriyordu. O da öyle yaptı.

Yine başka bir general. Ama o emekli. Daha doğrusu emekli edildi. FETÖCÜ kumpas mağduru, Balyoz davasından yargılanıp beraat etti. O gece Selimiye’de 1.Ordu Komutanlığı’ndaki askerler kışlalarından çıkmaması için büyük uğraş vermiş sonunda onların darbeye alet olmalarını engellemiştir. Albay Sait Ertürk de aynı Ahmet Yavuz komutan gibi atıldı göreve. 66.Zırhlı Tugay’ın kışlasından çıkmasını önledi.

15 Temmuz gecesinde de görüyoruz Harbiye ruhunu. Ümit Dündar Paşa’nın orduya hakim olup darbecilerin başını ezmede gösterdiği kararlılık aynı 31 Mart’ta Mahmut Şevket Paşa’nın Hareket Ordusu’yla gericilerin başını ezmesine karşımıza çıkıyor.

Tarihten günümüze bütün örnekleriyle apaçık ortadadır. Harbiye ruhu ölmez. Hiçbir zaman yok olmaz! Tam bitti derken küllerinden yeniden doğar. Ne Amerika destekli yapılar çökertebilir, ne de Kanun Hükmünde Kararnamelerle ortadan kaldırılabilir. O gelenek büyük bir tarih yazmıştır, kitaplara sığmayacak.

Harbiye geleneği bize öğrettiği birçok şey var.
Onların arasında umutsuzluk yok!
Mücadeleden vazgeçmek yok!
Aksine işgale gelen düşmanın üzerine yiğitçe, mertçe gitmek var!
Devrimci ruhla mücadele etmek var!
Harbiyeyi kağıt üzerinde kapatmış olabilirler, ancak şunu unutmamak gerekir; o ruh elbet bir gün canlanacak ve tek tek hesap soracak!

Kaan ARSLAN
İnciraltı Tarih Cemiyeti Başkanı

KAYNAKÇA:
1. Harbiye Marşı, Harbiyeli Cevdet Şakir Çetinel (Daha sonra topçu subayı)
2. Sınıf Arkadaşım Atatürk, Ali Fuat Cebesoy, İnkılap Kitabevi
3. Teslim Olmayanların Destanı, Uğurcan Yardımoğlu
4. http://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/kahraman-astsubay-omer-halisdemirin-anisina-anlamli-jest-1340565/