Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 11 Aralık 2018

Üste git

Üste

Yorum Yok

BİR TÜRK JAKOBENİ:AHMET BEYZADE MEHMET BEY

BİR TÜRK JAKOBENİ:AHMET BEYZADE MEHMET BEY

Toplumsal mücadeleler yüzyıllar boyu pek çok zahmet ve fedakarlıklarla kendisini göstermiş, toplumlarda derin etkiler yaratmıştır. Fedakarlığın olabilmesi için ise feda edenin yani fedailerin bulunması zaruridir. Bizim Türk devrim tarihimizse ismi bilinsin bilinmesin adeta fedailer tarihidir. Bugün de o fedailerden biri olan Ahmet Beyzade Mehmet Bey’i inceleyip tanımaya çalışacağız. Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim:
Yüce Türk devrimcisi Mehmet Bey, varsın tarih kitaplarında sana yer verilmesin, varsın mezarında ölüm yıldönümünde anmalar yapılmasın. Senin eserin Beyoğlu’nda dolaşan ilk hürriyet fikirlerinde, tırnaklarınla kazıyarak Cenevre’de çıkarttığın İnkılab gazetesinde, Paris Komünü’nün kanlı barikatlarındadır.

Çocukluk ve gençlik yıllarında Paris’e gidip oranın fikir ortamından etkilenmiştir Mehmet Bey. Devrimlerle çalkalanan Avrupa’nın havasını solumak onda İstanbul’a geldiğinde de ülkesini değiştirme arzusunu uyandırmıştır. Daha o zamanlarda Osmanlı’da tartışma konusu dahi olmayan millet, halk, devlet kavramlarının ne içerdiğini öğrenmiştir. Hayatını değiştirecek ilk etkileşim, Meclis-i Vala Tercüme Dairesi’nde çalışan iki çocukluk arkadaşı olan Reşat ve Nuri Beyler ile tanışmasıyla olmuştur. Hürriyet fikirleri bu iki yakın dostta da etkiler yaratmıştır.

Hürriyet şairi Namık Kemal, Refik Bey ve Ayetullah Efendi ile bu üç arkadaşın irtibata geçmesi ve sohbetlerinde ilerici fikirleri tartışmaları tarihsel bir zorunluluğu da onlara dayatmıştı: Örgütlü bir yapı oluşturmak. Mehmet Bey’in babası Ahmet Bey’in yalısında başlattıkları tartışmayı bir sonraki gün Belgrad Ormanları’nda hürriyet şarkıları söyleyerek sonlandırdılar. 1865 yılının Haziran ayında Yeni Osmanlılar Cemiyeti altı kişiyle kurulmuştu. Cemiyet kurulduktan kısa süre sonra ihbar edilince mahkeme hepsinin hakkında yakalama kararı çıkarmıştır.

HÜRRİYETPERVERLER YURTDIŞINDA

Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin kurucuları yakalama kararına karşın teslim olmamayı kafalarına koyarak yurtdışına kaçmak için hızla hazırlık yapmışlardır. Kaçmadan önce buluşulacak yer belirlenmiştir: Beyoğlu’ndaki Courrier d’Orient matbaası. Mehmet Bey de matbaaya gelmeden önce son kez eve uğramak istemiş ancak Yeniköy’deki yalıları deniz tarafından gözetlendiği için eve girememiştir. Arkadaşlarının yanına geldiğinde de dikkat çekmemek için Yeniköy’den Beyoğlu’na kadar yürüdüğünü, at arabasına dahi güvenlik gerekçesiyle binmediğini söylemiştir.
Birkaç gün sonra Fransız Elçiliğine giderek aralarında Namık Kemal ve Ziya Bey’in de bulunduğu vatanseverler, gemici elbisesi giyip Fresine adlı vapurla önce Marsilya’ya sonraysa Paris’e gitmişlerdir. Onlar yurtdışına kaçadursunlar karakolda yakalanması için aranan listesinin başında Mehmet Bey’in ismi yazılmış, eşkali için de şöyle denmiştir: “Zayıf, soluk benizli, az ve seyrek sakallı, biraz kamburumsu bir tarzda yürür. Gözleri, saçı ve
sakalı kumraldır. Çok zaman setre giyer. Yaklaşık olarak yirmi yirmi beş yaşlarındadır. Yürüyüş tarzı ağırdır. Beyoğlu’nda Dört Yol ağzındaki kitapçı dükkanına sık sık girip çıkar. Elinde hemen her zaman Fransızca bir kitap bulunur. Akşamları köprüde, Rumeli yakasına giden vapurların yanaştıkları iskeleye gelir. Sabahları yine o iskeleden vapurdan çıkıp çoğu vakit Galata tarafına doğru gider. Yanında çoğu zaman eşkali aşağıda yazılı adam bulunur. Babasının adı Sağır Ahmet Bey’dir.” [1]

Üç yakın dost olan Mehmet, Reşat ve Nuri Beyler Paris’te Bulvard de Saint Michele’de 27 numaralı bir evin üçüncü katına yerleşmişlerdi. [2] Bu üç arkadaş diğer Yeni Osmanlılar Cemiyeti mensuplarından sade ve mütevazı yaşamlarıyla ayrılmaktaydılar. Paris’ten mücadeleye katkı sunuyorlardı ancak cevaplayamadıkları bazı sorular vardı: Onlarca vatanseveri hangi alçak ihbar etmişti? Ebüzziya Tevfik yıllar sonra ihbarcı için şu satırları yazar: “Seni, evet, sen daha ölmeden önce seni kaybetmiştik. Bu ölümden önce ölümünün hikayesini
tarih hiçbir zaman öğrenemeyecektir; bu bakımdan müsterih ol. Varsın tarih birçok sırlardan meydana gelen bilinmezlikler denizine bu sır damlası da katışsın.” [3]

“SİZİ İDAMA MAHKUM ETTİK!”

Ebüzziya Tevfik ihbarcının kim olduğunu tarih saklamaktadır demiştir ancak bugün gerçek bilinmektedir. O ihbarcı cemiyetin kuruluşunda yer alan, sonrasında cemiyetle ayrışan Ayetullah Efendi’den bir başkası değildir. Mehmet Bey ihbarcının Ayetullah Efendi olduğunu öğrenir öğrenmez İtalya’ya gider. Gizli örgüt Carbonari Cemiyeti içinden eski ilişkiler yakalayarak Jozef Kabaldini aracılığıyla işçi kılığına girmiş, kamarot olarak İstanbul’a gitmiştir. Bu gidişinde iki neden vardır: Birincisi Hoca Nasuh Efendi adındaki nüfuzlu bir zatı vatan ve özgürlük savaşına
katmak, ikincisi ise Ayetullah Efendi’den intikam almak. Hakkında verilen hükme rağmen İstanbul’a gelmeyi kendine vazife bilmiştir.

Sabahın erken saatlerinde Çamlıca’ya ihbarcıyı yakalamak için gider Mehmet Bey. Yanından geçen Ayetullah Efendi’ye selam verir, ihbarcı onu görür görmez yıldırım düşmüşe döner. Mehmet Bey cemiyet adına konuşarak “Adil bir mahkeme sizi idama mahkum etti ve infaz için beni görevlendirdi.” deyip silahını gösterince Ayetullah Efendi yaptıklarını inkara başlar. “Suçsuzsan buraya gelip bana ispat edersin” diyerek Mehmet Bey ona İstanbul’da kaldığı adresi bırakır. Ancak bir gün bile geçmeden Zaptiye Nazırı’na gönderilen imzasız ihbar mektubuyla her şey netliğe kavuşmuş, Ayetullah Efendi’nin ihaneti tescillenmiştir. Teyakkuzda olan Mehmet Bey hızla Paris’e geri döner. Namık Kemal’in sahipliğini yaptığı Hürriyet gazetesi o günlerde Mehmet Bey’in bir mektubuna yer verir: “Casusluğu dolayısıyla namuslu ve hamiyetli insanların başını belaya uğratan şu bilinen alçak adamın, gerek benim hakkımda gerek memleket halkının kutsal amacı aleyhinde yine bir edepsizlikte bulunduğunu İstanbul’dan yazıyorlar. Ona cevap vermeyi bir küçülme sayarım. Kendisinin yaptığı işler gün gibi ortada duruyor. Aslında olan biten sadece şundan ibarettir: Benim için fedakarlık yollarını açtı, kendi karakterini de millete iyice tanıttı. Piçide şeved be pay-ı herkes ameleş(Bir kimse yaptığının karşılığını bulur, ektiğini biçer)” [4]

1860’lı yılların sonlarında Yeni Osmanlılar Cemiyeti dağılma noktasına gelmiş, fikir ayrılıkları kendini hissettirmeye başlamıştır. Ali Suavi, Namık Kemal, Ziya Bey arasında ciddi tartışmalar olmuş, Cemiyet böylece fiili olarak bölünmüştür. Bu bölünme sonrasında hepsi kendine yeni yollar açmıştır. Mehmet Bey de Abdülaziz’e isyan bayrağı çeken bir kurmay subay olan Hüseyin Vasfi Paşa ile birlikte Cenevre’de İnkılab isminde gazete çıkarmaya başlamıştır. Bu gazete padişahı öyle eleştirmiştir ki Ziya Bey dahi Abdülaziz’i savunmak zorunda kalmıştır. İnkılab gazetesinin ilk yazısı şöyledir:
“Bir hükümetin mahvolup ortadan kalkma zamanı gelince, Tanrı onun hükümdarının aklını başından alır. Onun için bizim zamane padişahı da çıldırdı. İşi gücü pehlivan güreştirmek, ortaoyunu oynatmak, koç ve horoz dövüştürmek.” [5]
Ziya Bey bu dönemde Abdülaziz’e karşı hareketleri önlemeye çalışan yazılar kaleme almış, bu yüzden İnkılab’ın sivri dilinden kurtulamamıştır. İnkılab gazetesi, Ziya Bey’in bir makalesine:
“…Ziya Bey’in öve öve bitiremediği bu pek namuslu halifeyi bir başka halife ile değiştirsek ve onun tahta çıkarırken de meşrutiyeti ilan etmesini ve millet meclisini açmasını şart koşsak daha kestirme ve daha iyi olmaz mı? İşe tecrübeler katıp sonradan pişman olmaktansa, kökten bir hareketle hepsinden bir anda kurtulmuş oluruz.” [6] şeklinde cevap vermiştir. Nitekim 1876 devrimi meşrutiyetçi bir padişahı iktidar yapmıştır. Mehmet Bey ve arkadaşları, diğer cemiyet üyeleri gibi Mustafa Fazıl Paşa’dan para yardımı alarak İnkılab gazetesini çıkarmamışlardır. Namık Kemal bir mektubunda, “İnkılab’ı çıkaranlar vallahi benden daha muhtaçtırlar ve can burunlarına gelmiştir.” demiştir.

MEHMET BEY KOMÜN BARİKATLARINDA

Avrupa’nın çalkantılı yılı oldu 1871. Fransa-Almanya Savaşı’nın başlaması ve ardından Fransa’nın Paris Komünü’ne doğru gittiği süreçte çatışmalar yaşanmaktaydı. Bu olayları Türk devrimciler yakından takip etmiş ve harekete geçen Mehmet Bey İsviçre’den, Reşat Bey Charente’den, Nuri Bey ise Brüksel’den Paris’e gelmiştir. [7] Ulusal Savunma başkanlığına getirilen ve ayrıca Paris valiliğini de üzerine alan General Trochu şehri savunma gücünden yoksun bulunanların Paris’i derhal terk etmelerini emir ve ilan etmişti. Çünkü şehir dört bir yandan sarılmış bulunmaktaydı. Bundan dolayı, yerli ve yabancı, pek çok kimse Paris dışına çıkmıştı. Ancak, çıkmayan yabancılar da vardı. Bu yabancılar Mehmet, Reşat ve Nuri Beylerdi. Bu üç arkadaş birlikte bir mektup kaleme alarak General Trochu’ya şu mektubu göndermişlerdir:

“General,
Türk’üm ve vatanıma Fransa’nın hizmetlerini unutmadım. Minnet duygusunun ve büyük bir millete zaruri olan demokratik ruhun heyecanlarıyla, general sizden rica ederim. Fransız Cumhuriyeti’nin düşmanlarıyla savaşmak için beni gönüllü olarak Fransız ordusuna alınız. Vatanseverliğiniz hakkındaki hayranlığımı ve Cumhuriyetçi Fransa için beslediğim bağlılık duygularımı lütfen kabul ediniz general.” [8]

Onlara göre bulundukları her yer bir mücadele alanıydı. Paris Komünü’nde kazanılacak başarının Osmanlı’ya etki edeceğine şüpheleri yoktu. Canla başla mücadelenin başarılı olmasına nasıl uğraştıklarını Ebüzziya Tevfik tarihe not düşmüştür:
“…nereye bir obüs ya da bir şarapnel düşüp de birçok kimseyi yaralayacak olsa bu üç arkadaş derhal orada beliriyor, yaralıları tedavi için ellerinden geleni yapıyor, onları hastane çadırlarına götürüyorlardı. Bunların kıyafetleri de bir tuhaftı. Üzerlerinde Fransız askeri elbiseleri vardı ama başlarında fesleri olduğu gibi durmaktaydı.” [9] Sadece Ebüzziya Tevfik değil Sovyet araştırmacı Petrosyan da “Mehmet, Reşat ve Nuri, Fransız ordusuna girdiler ve savaşlara katıldılar. Şehrin savunmasına komünarcılara katılarak aktif olarak çalıştılar.” [10] şeklinde yazmıştır.

Paris Komünü esnasında Abdülaziz yurtdışındaki vatanseverlerin haklarındaki kararları kaldırır ve af ilan eder. Komünün yenilgiye uğraması üzerine üç arkadaş Paris’i terk ederler. Dönemin sadrazamı Mehmet Bey’in öz amcası olan, tarihimize Nedimof olarak geçen Mahmut Nedim Paşa’dır. Mehmet Bey dışındakiler af ilan edilir edilmez İstanbul’a dönerken, kendisi “Meşrutiyet olmadıkça dönmem.” diyerek reddetmiştir. Ancak affın bir sene sonrasında 1872 yılı Temmuz’unda bilinmeyen bir nedenle yurda dönüş yapmıştır.

İstanbul’a döndükten sonra Reşat ve Nuri Beyler gazetelerde komünü öven yazılar yazmasına rağmen Mehmet Bey bir daha gazeteciliğe dönmemiştir. Despot rejime boyun eğmeden yaşamını kendi içine çekilerek sürdürmüştür. Amcası Nedim Paşa’nın Namık Kemal, Nuri, Reşat ve Ebüzziya Tevfik Bey’i sürgün kararındaki atamalarına karşı çıkmış ve amcasına küfürler, hakaretler savuracak kadar arkadaşlarını savunmuştur.

ROBESPİERRE MEHMET

Tercüman-ı Ahval gazetesi sahibi Agah Efendi yarı şaka yarı ciddi bazı Yeni Osmanlılara adlar takmıştı. Namık Kemal’e Danton, Reşat Bey’e Rochford, Mehmet Bey’e Robespierre, Ali Suavi’ye Hokkabaz derdi. Nuri Bey’i ise Hernani diye adlandırmıştı. Mehmet Bey Robespierre’e benzemekteydi, fikirleri ve eylem adamı olmasıyla. Robespierre halk egemenliği için neler demiyordu ki:
“Halk egemendir; hükümet onun eseri ve malıdır, kamu görevlileri onun memurlarıdır. Halk, istediği zaman hükümetini değiştirebilir ve temsilcilerini görevden alabilir.” [11]
“Halklar mahkemeler gibi karar vermezler; hüküm vermezler, onlar şimşeklerini yağdırırlar; krallarını mahkum etmezler, hiçliğe gönderirler ve halkın bu adaleti, mahkemelerinki kadar adildir, geçerlidir.”[12] Mehmet Bey de hakkındaki hükümlere bakmaksızın, davaya ihanet edenlere karşı vatanseverlerin kararını uygulamak için İstanbul’a gitmemiş miydi? Yüz yıl öncesinden şöyle diyordu Robespierre:
“Fransız ordusu, sadece zorbaların dehşeti değildir; o, ulusun ve insanlığın şanıdır. Zafer yürüyüşünde cesur savaşçılarımız ‘Yaşasın Cumhuriyet!’ diye bağırıyorlar. Düşmanın çeliği ile ölürlerken ‘Yaşasın Cumhuriyet!’ diye bağırıyorlar; son sözleri, özgürlük marşları, son nefesleri anayurda iyi dilekler oluyor. Eğer tüm komutanlar bu birliklere layık olabilselerdi, Avrupa’yı çoktan yenmiş olurduk. Orduya karşı iyi niyetli her eylem, ulusal şükran borcumuzun ifadesidir.” [13] O Cumhuriyetçi orduya eline silah alıp, barikattan barikata koşarak şükran borcunu iletmişti Mehmet Bey de. General Trochu’ya yazdıkları mektubun her satırı Robespierrelerin Fransasına duydukları özlemden ileri gelmektedir.

TÜRK DEVRİMİNİN PAROLASI:FEDA!

Mehmet Bey, İstanbul’a döner dönmez nişanlısı Salika Hanım’a kavuşmuş ve evlenmiştir. Ancak bu kavuşma yalnızca iki sene sürmüş ve vereme yakalanan Mehmet Bey 1874 yılında 31 yaşındayken yaşamını kaybetti.

O, çok kısa süren ömrü boyunca hiçbir zaman Saray’a bağlı olmadan, memuriyette bulunmadan hayatını sürdüren tek cemiyet üyesi olmuştur. Mustafa Fazıl Paşa’nın yurtdışında aylık dağıttığı Yeni Osmanlılar arasında onun ismi yer almamıştır. Meşrutiyet için halk hareketinin gerektiğini savunmuştur. Mahkemenin hakkında verdiği karar bazı kayıtlara göre idam, bazılarına göre müebbet hapis, bazılarında ise kürek mahkumu olarak yer almaktadır.

Mehmet Bey öldüğü zaman Namık Kemal Magosa’da sürgündeydi ve orada bu haberi aldı. Bu büyük Türk devrimcisi hakkında yazdığı bir mektupta şöyle diyordu Namık Kemal: “Mehmet’in ölümünden o kadar gönlüm sarsıldı, o derecede kanım başıma sıçradı ki, şiddetli bir göz hastalığına uğradım; az kaldı kör oluyordum. Elden ne gelir?…”

Sağır Ahmet Bey’in oğlu Mehmet Bey, Türk devriminin fedailer geleneğini de hayatında olduğu gibi mütevazı bir şekilde temsil etmektedir. Mehmet Bey’in yaşamı Robespierre’in şu sözlerinde kendini bulmaktadır:
“Ey yüce halk! Kendimi tümüyle sana feda ediyorum! Senin içinde doğana ne mutlu! Senin mutluluğun için ölebilene ne mutlu!” [14]
Fedailer geleneğinin önemli şahsiyeti Mehmet Bey, ne kadar tanınmasa, ne kadar tarihin tozlu sayfalarında kaybolsa da, bugün vatansever, devrimci Türk gençliğinin mücadelesine yol göstermektedir.

Okan Özkan

DİPNOTLAR:
(1) Ebüzziya Tevfik, Yeni Osmanlılar Tarihi, Mart 1973, s.99
(2) a.g.e. s.154
(3) a.g.e. s.75
(4) a.g.e. s.244
(5) a.g.e. s.335
(6) a.g.e. s.347
(7) a.g.e. s.378
(8) Serol Teber, Paris Komünü’nde Üç Yurtsever Türk, Mehmet, Reşat ve Nuri Beyler, Kasım 1986, De Yayınevi, s.78
(9) Ebüzziya Tevfik, Yeni Osmanlılar Tarihi, Mart 1973, s.382
(10) Petrosyan, Y.A.: Sovyet Gözüyle Jöntürkler, Türkçe basım 1974 İstanbul, s.78
(11) Maximilien Robespierre, Ayaklar Baş Olunca, Ekim 2008, s.10
(12) a.g.e. s.30
(13) a.g.e. s.53
(14) a.g.e. s.85