Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 23 Mayıs 2018

Üste git

Üste

Yorum Yok

AYDINLIK MÜCADELESİ VEREN TÜRKİYE’DE LAİKLİK

AYDINLIK MÜCADELESİ VEREN TÜRKİYE’DE LAİKLİK

Laiklik, Atatürk’ün altı ilkesinden biri olduğu ve anayasaya girdiği günden bu yana üzerinde en çoktartışılan olgudur kuşkusuz. Genel olarak din ve devlet işlerinin ayrılması olarak tanımladığımız laiklik yalnızca bu ifadeyle sınırlı değildir. Dünya meselelerine aklın ve bilimin ışığında çözümler geliştirme imkanı sunarak insanlara din ve vicdan özgürlüğü tanımış, cumhuriyetçilikle birlikte rejimin ve devletin teminatı olarak algılanmıştır.

Din merkezli devlet modeli şer-i hükümleri esas alarak halkın üzerinde hakimiyet kurmayı hedefler. Ancak din, bireye özgü bir inanma disiplinidir. Bireyler inanmakta özgürdür, yani din bir vicdan meselesidir. Bireylerin din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alan laiklik anlayışında milletler teokrasi ile yönetilemez. Çünkü devletin fertlerini birbirine bağlayan unsur din değil, milli his; ulus düşüncesidir.

Şeriatı esas alan Osmanlı’da vatandaşlar arasındaki bağ milli hisle değil dini duygularla örülmeye çalışıldı yüzyıllarca. Kuruluşunda Osmanlı padişahları saltanatını meşrulaştırmak için Türk kimliğine vurgu yaparken zamanla bu anlayış yerini İslam dünyasının sözcülüğüne, koruyuculuğuna bıraktı. Nitekim alim, ulema diye geçinen bazı zatlar tarafından din baskı unsuru haline getirildi ve halka yaptırımlar uygulandı. Hükümdarlar da bu duruma pozitif ilimleri reddetmesi ve dini müesseseleri yaymasıyla destek verdi. Bir zamanların Ortaçağ Avrupası’na medeniyetin, ilmin kapılarını açan Türkler, Osmanlı’nın duraklama döneminden itibaren Ortaçağ karanlığına girmeye başladı. Padişahlar kısa vadeli reformlar gerçekleştirmesi sebebiyle ne yazık ki devlet kurumlarında ve Osmanlı
toplumunda meydana gelen çözülmelerin önüne geçemedi. Osmanlı’nın dağılma dönemine tanıklık eden Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk çarenin yeni bir Türk devletinin kurulmasında öngörüyordu. Öyle bir yeni devlet kurulacaktı ki, vatandaşlar milli hisle birbirine bağlanacak, çağdaş ve laik bir toplum düzenine sahip olacak; bunun için de muassır medeniyetler seviyesine yükselmeyi amaç edinecekti.

Laiklik, hukuken kanun yapıcının dini kurallardan etkilenmeden sosyal yaşamı düzenlemesi anlayışıdır. 1921 Anayasası’nın 7.maddesine göre şer-i hükümlerin uygulaması TBMM’ye aitti. Dini kurumların devlet kontrolü altına alınmasını öngören bu madde ile TBMM, din alanındaki düzenlemeleri gerçekleştirmiş; 3 Mart 1924’te ise laiklik yolunda adeta sıçrama denilebilecek kadar büyük bir adım atılmıştı. Tevhid-i Tedrisat kanunuyla eğitim ve öğretim birleştirilmiş, Şer’iye ve Evkaf Vekaleti kaldırılarak devlete bağlı bir Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş ve de en önemlisi hilafet kaldırılmıştır. 20 Nisan 1924’te ilan edilen 1924 Anayasası’nın 2. maddesinde yer alan “Devletin dini İslam’dır” ibaresine dokunulmamıştır. Laiklik, Türk devrimlerinde etkisini hissettirmeye başlamışsa da ne yazık ki anayasada henüz yer alamamıştı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında devrimler gerçekleştirilirken diğer yandan şeyh, hoca namlı dini kötü emellerine alet eden cumhuriyet karşıtı gerici zihniyetle savaşım veriliyordu. Ülkede cumhuriyet devrimleriyle beraber laik düzene gösterilen tepkilere karşı Atatürk, 5 Kasım 1925 tarihinde Ankara Hukuk Mektebi açılışında yaptığı konuşmasında, artık laikliğin bir madde olarak Anayasaya gireceğinin; dolayısıyla din ve devlet ilişkilerinin yeni bir boyuta taşınacağının işaretlerini vermiştir.

TBMM’nin 9 Nisan 1928 tarihli toplantısında Anayasanın 2.maddesinde yer alan “Devletin dini İslam’dır” hükmü ile birlikte meclisin görevleri arasında yer alan dinsel hükümlerin yerine getirilmesi hükmü anayasadan çıkarılmıştır. Böylelikle çağdaş ve laik bir devlet düzeni amaçlayan Türkiye Cumhuriyeti bu hukuki düzenlemelerle laik devlet anlayışına yönelmiştir. 5 Şubat 1937’de ise laiklik ilkesi anayasada yerini almıştır.

Atatürk’ün ölümünün ardından özellikle çok partili siyasi yaşama geri dönülmesiyle siyasiler yavaş yavaş laikliğe ters düşecek politikalara yönelmeye başladı. Özellikle CHP’nin 1947 yılında türbelerin tekrar açılması teklifi 1950’de kabul edilmesiyle gerici politikaların önü açılmış oldu. Bundan sonra Türkiye’de din aleyhtarı siyasetçiler şüphesiz dini politika yapma aracı olarak kullandılar. Günümüzde dinin siyasete alet edilmesi hususu etkisini arttırmasıyla iktidar partisinin Osmanlı’nın şer-i düzenine duyulan özlemi yer yer kendisini hissettirmektedir. Bugün Türk gençliği, Türkiye’de laikliği yok sayan bir çok girişime izin vermiyor ve bu uğurda mücadele ediyor. Tıpkı Ensar Vakfı’nda yaşanan skandala gösterdiği tepki gibi, tıpkı kadını toplumdan soyutlayan, kadını hakir gören, hukuk, tarih ve sosyolojiden yoksun zihniyete Medeni Kanun kitapçığı gönderdiği gibi… Bu zihniyet, özlemini
duydukları yönetime geri dönebilmek adına ecdadımızın tarihini de hiçe saydılar; onların bu vatan topraklarında gösterdikleri vatan müdafaasını, modern Türk toplumunun formülleri olan devrimlerini kısacası inkılap tarihini müfredattan kaldırarak siyasi anlayışlarına meşru bir zemin hazırlama gayreti içerisine girdiler. Fakat unuttukları bir şey var : İnkılap tarihini ders kitaplarından kaldırabilirsiniz belki ama ecdadımızın tarihini zihnimizden ve yüreğimizden asla silemeyeceksiniz.

Laikliğe en çok ihtiyacımız olduğu bu dönemde toplumun içine dinamit yerleştirerek parçalanmasına sebebiyet verecek uygulamalara, politikalara Şu Çılgın Gençler olarak tepkimizi ortaya koyacağız ve Ata’mızdan, Milli Mücadele’de vatanı uğruna savaşan dedelerimizden aldığımız kuvvetle bu yolda haklı mücadelemizi vermekten asla vazgeçmeyeceğiz!

Begüm ERDOĞAN