Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 14 Aralık 2017

Üste git

Üste

Yorum Yok

ATATÜRK VE BAŞKANLIK SİSTEMİ

ATATÜRK VE BAŞKANLIK SİSTEMİ

 

Serbest Cumhuriyet Partisinin Cumhuriyet Halk Partisi’ne eleştirilerini yöneltmesi üzerine Atatürk’ün toplumdaki itibarı düşünülerek Başbakanlığı da üzerine alması yönünde basında ve kamuoyunda görüş ortaya çıkmıştı. 27 Nisan 1931’de yeni seçimin sonuçlanması üzerine İsmet İnönü’nün Başbakanlığında kurulan Hükümeti tebrik etmişti. Atatürk bu vesileyle Başkanlık dedikodularına şu yanıtı vermişti:

“Eğer İsmet Paşa, hükümeti kurmayı kesin olarak çekinmiş olsaydı, Başvekilliği bizzat üzerime almaktan başka çare kalmazdı. Ya ben ya İsmet Paşa.”[1]

Atatürk de bunun üzerine “milletin umumi eğilimi, benim şu veya bu zaruret karşısında Başvekil (Başbakan) olmamı icap ettirirse, bu vazifeyi kemali tevazu ve minnetle yapmaya hazırım. Bu takdirde benim aynı zamanda Reisicumhurluğu (Cumhurbaşkanlığını) üzerimde bulundurmamın kanuni imkanı elbette yoktur”[2]  der ve devamla şunu söyler:

Amerikan sistemini memleketimizde tatbik etmeyi hiç hatırıma getirmedim; sistemsiz ve kanunsuz tarzda, Reisicumhurlukla Başvekaleti (Başbakanlığı) birleştirmeyi düşünmedim ve düşünecek adam olmadığım bütün milletçe malumdur zannederim.”[3]

Görüldüğü gibi Atatürk tek adamlığı eleştirirken Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı’nın birleştirilmesini de “sistemsiz ve kanunsuz” bulmaktadır. Atatürk, şahsi idareyi, kendisinin Başkan olması teklifini açık bir ifadeyle reddetmiştir:

Memleketimizin başına gelen felaketlerin çoğu şahsi idareden gelmiştir. Bu kadar geri kalmamızın başlıca amillerinden biri budur. Biz öteden beri, böyle bir idareyi bertaraf etmek için mücadele ettik. Şimdi nasıl olur da benim aynı yola gitmekliğim, yeniden devlet hayatında tarafımdan böyle bir çığır açılması istenebilir!”[4]

Başkanlık sistemini “sistemsiz” bulmasının sebeplerini ise şu cümlelerinde görmek mümkündür:

“Diğer sahalarda pek açık olan ihtiyaçlara, durmadan ilgililerin dikkatini çekiyorum. Mesela ‘umumi kültürü yükseltmek, bir taraftan memlekette ziraat işlerini yeni vasıta ve usullere göre düzenlemek, verimi arttırmak, diğer yandan da ölçülü bir programla muhtaç olduğumuz sanayi kurmak lazımdır’ diyorum. Bunları imkan nispetinde süratle tahakkuk ettirmek, tamamen mesuliyet ve ihtisas sahiplerinin işidir; oralarda benim ortaya atacağım yanlış mütalaalar vafize sahibini şaşırtabilir, tereddüte düşürür. Bu suretle mutlaka aksi tesir yaparak memlekete fayda yerine zarar getirir.”[5]

Atatürk’ün her dediğinin biatçi bir anlayışla yerine getirildiğini söylemek olanaklı değildir. En yakın çalışma arkadaşlarından Başbakan İsmet İnönü ile görüş ayrılıklarına düştüğü olur ve her zaman Atatürk’ün dediği gibi yapılmazdı. Atatürk zaten memleketin genel idaresinde sorumluluğunun Bakanlar Kurulu ve onun başkanı Başbakan’da olduğunu yukarıdaki sözleriyle dile getiriyordu.

Atatürk’ün Başbakan İnönü ile fikir ayrılıklarına ve sözlerinin Bakanlarca her zaman kabul görmediğine, yerine getirilmediğine bazı örnekler verebiliriz:

Bir gün Atatürk Selüloz Kağıt Sanayi ile ilgili uygulamalarından dolayı Ekonomi Bakanı Mustafa Şeref Beyi eleştirdiğinde İnönü Bakanlarının eleştirilmesine alınmış ve bunu da Bakanların ve devlet adamlarının bulundu bir ortamda söylemişti. Atatürk de bunun üzerine İnönü’ye şunu söylemiştir:

“Siz bildiğiniz gibi hükümet işlerinizi yürüteceksiniz, ben de Mühürcübaşınız olacağım, öyle mi! Başvekil demek ‘dokunulmazlık demek’ değildir. Elbette yaptığınız işler tenkit edilecektir. Beğenmediklerimi ikaz edeceğim, düzelteceksiniz. Sizin göreviniz budur.”[6]

Tarım Bakanının Atatürk Orman Çiftliği’ndeki bira fabrikasını genişletmemesi de Atatürk’ün her istediğinin olmadığını gösteren bir örnekti.

1937 yılında Akdeniz’e korsanlık yapan denizaltılara karşı alınacak önlemler için toplanan Nyon Konferansı tutanaklarının imzalanma durumu noktasında, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a, Cumhurbaşkanı Atatürk “imzala”, Başbakan İnönü ise “imzalama” diyordu.[7]

Görüldüğü gibi her konuda görüş birliği yoktu ve Atatürk’ün istediği olmuyordu.

Bira fabrikası meselesiyle ilgili olarak İnönü herkesin önünde “sofradan emir alıyoruz” diyecek ve buna üzülen ve kızan ve sözlerini de kesen Atatürk, İnönü’yü değil kovmak, “anlaşıldı, bugün fazla konuşamayacağız” diyerek kendi sofrayı terk edecekti.[8]

Atatürk’ün Osmanlı Devleti zamanından beri arkadaşı olan, Kurtuluş Savaşını beraber verdiği, uzun yıllar Başbakanlık yapmasını istediği ve güvendiği İnönü ile fikir farklılıklarının olması doğaldır. Bu farklılıklar kimi zaman çözülememiş, kimi zaman bir tarafın diğerini ikna edilmesiyle çözülmüştür. Kimi zaman da zamana bırakılmıştır ve Atatürk “devlet yönetiminde çift başlılık var” diye şikayetçi olmamıştır.

Fikir ayrılığının olmamasına şaşırmak gerekir. İşte o zaman biatçı anlayış vardır. Şunu belirtelim ki her iki devlet adamı da devlet adamının gerektirdiği sorumlulukla hareket etmiştir. Önemli olan Cumhuriyet, laiklik, kadın-erkek eşitliği, bağımsızlık gibi hususlarda ortak davranmaktı.[9]

Bugün ise fikir ayrılığı değil Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında biat vardır. Zaten bunu kendileri de belirtmekteler. Şimdi ise zaten emrinde olduğunu söyleyen Başbakan “çift başlılığı kaldıracağız” diyerek kendini sıfırlamaktadır. Zira “Başbakanlık” sıfatı kaldırılmaktadır. Böylece Atatürk’ün “mesuliyet” dediği “sorumlu makam” kalmayacaktır. Meclis uygulamalarının sorumlusu olarak Başbakan ve Bakanlar Kurulu’nu karşısında bulamayacak. Bakanlar Meclise yani millete değil Cumhurbaşkanı’na sorumlu hale getirilecektir. Bunun açık kanıtlarından biri de Bakanlar Kurulu’nun denetlenmesine yönelik gensoru, Melis soruşturması, sözlü sorunun kaldırılmasıdır. Bu sistemde Bakanlar Cumhurbaşkanı’nın müsteşarları olacaklardır.

“Atatürk de parti başkanıydı, ne var Erdoğan’ın partili Cumhurbaşkanı olmasında” diyerek “tüm yetkileri üzerine aldı” demeye getirenlere şunu söyleyebiliriz:

1) Atatürk CHP Genel Başkanlığı sıfatını kullanmadı. İnönü bu sıfatı vekaleten kullandı.

2) Atatürk yüksek yargıyı belirlemiyordu. Hakim Savcılar Kurulu’nun 13 üyesinin 6’sını doğrudan Cumhurbaşkanı seçecek. “Partili Cumhurbaşkanlığı” etiketiyle de milletvekili adaylarını belirleyip Meclis çoğunluğunu sağladığında diğer 7’sini Cumhurbaşkanı seçecek. Sanılanın aksine bu yetki ABD Başkanı’nda yoktur. Böyle bir durumda hakimler, savcılar tarafsız olabilirler mi?

3) Atatürk’ün Meclis seçimlerini yenileme yoluyla Meclisi feshetme yetkisi yoktu. Yeni anayasa taslağında Cumhurbaşkanına bu yetki kurala bağlanmaksızın verildi. Bu yetki de ABD Başkanı’nda yoktur.

4) Atatürk “çift başlılığı kaldıracağız” söylemiyle tek adamlığa özenmedi. 2. Abdülhamid’in Meclisi kapayarak yürüttüğü tek adam yönetimine karşı özgürlüğü savunmuştur. Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşmasından sonra da Atatürk kendisine yapıla padişahlık, Halifelik tekliflerini reddetmiştir. Kararlarında Meclis’e dayanmayı yani milletten güç almayı esas görmüştür. Almanya, İtalya, Arnavutluk gibi ülkeler tek adamlıkla yönetilirken Atatürk bunları eleştirmiştir ve Avrupa’yı bahane ederek tek adamlığa tenezzül etmemiştir

Atatürk’ün yürütme yetkisinin elinde olan bürokratları belirleme yetkisi olmadı. Yeni anayasa taslağının getirdiği valiyi, kaymakamı, müsteşarı, büyükelçiyi, genel müdürü belirleme yetkisi yoktu. Aksine gösterdiğimiz üzere şahsi yönetimin fenalığından, “mesuliyet”ten ve işi uzman kişilere vermenin öneminden bahsetti. Atatürk, önerilerde bulunmakla beraber şahsi yönetimin fenalığına, işi ehline vermenin önemine dair şu cümlesini tekraren vurgulayalım:

“Benim ortaya atacağım yanlış mütalaalar vafize sahibini şaşırtabilir, tereddüte düşürür. Bu suretle mutlaka aksi tesir yaparak memlekete fayda yerine zarar getirir.”

Bu noktada tek adamlığın şahsiyetsiz insanlar yetiştirdiğine dair şu sözü hatırdan çıkarılmamalıdır:

“Sultanlık korku ve tehdide dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil ve rezil insanlar yetiştirir.”[10]

Yasama, yürütme, yargı yetkilerini tek elde toplamak yani şahsi irade iyiniyetle bile olsa yöneticileri kendi atadığı, neyin yapılıp yapılmaması gerektiğine dair esas belirleyici kendi olduğunda yöneticiler Başkan’ın gözünde yücelmek için en basitinden şaşırabilir, tereddüte düşebilirler.

İşte böyle bir sistemde Cumhurbaşkanı’nın ve Hükümetin mücadele ettiklerini söylediği FETÖ, PKK sempatizanları Cumhurbaşkanı’na şirin gözükmek için her dediğini ustalıkla yaparak devletin kilit noktalarına gelirler ve yeni bir darbenin hazırlayıcısı olurlar. “Aldatıldık” diyen Cumhurbaşkanı’nı kandıran Cumhurbaşkanı yardımcısının biri,  Cumhurbaşkanı’nın yokluğunda vekalet ettiği sırada devleti uçuruma sürükleyecek kararlar alabilir.

Bu yüzden Cumhurbaşkanlığı Sistemi yeni darbeleri önlemez aksine darbelere davetiye hazırlar.

Tarihçi-yazar

Mustafa SOLAK

0506 9263470

 

 

[1] Orhan Çekiç, Son Yıl 1938, Kaynak Yayınları, 5. Basım, İstanbul, 2016, s.66.

[2] Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, 8. Baskı, İstanbul, 2016, s. 435.

[3] Soyak, age, s. 436.; Atatürk’ün Bütün Eserleri, C. 24, Kaynak Yayınları, 2014, s. 282.; Çekiç, age, s.67.

[4] Soyak, age, s. 407.; Çekiç, age, s.69.

[5] Çekiç, age, s.69.

[6] Age, s.138-139.

[7] Age, s. 162-165.

[8] Age, s.167-169.

[9] Bu konulardaki hassasiyet için bakınız Mustafa Solak, Şükrü Kaya (Atatürk’ün Bakanı), 3. Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2016. Ayrıca bu ay çıkacak Laiklik kitabımda da bu hassasiyet örnekler üzerinden işlenmiştir.

[10] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.2, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları, Ankara, 2006, s. 242.