Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 23 Mayıs 2018

Üste git

Üste

Abdülhamit’in Tahtını Milliyetçiler Devirdi

Abdülhamit’in Tahtını Milliyetçiler Devirdi

”Ben bir Türk’üm dinim cinsim uludur,

Sinem özüm ateş ile doludur” 

Mısraları 20. yüzyıla girerken Genç Türklerin parolası haline gelmişti. Mehmet Emin Yurdakul’un şairane coşkusunun dışa vurumu 1908 Hürriyet Devrimi’nin hemen öncesinde Kazım Karabekir gibi İttihatçı subayların askerlerine söyleterek kışla duvarlarını titrettiği bir marşa dönüşmüştü. (1) Tarih, mazlumlar dünyası için emperyalizme karşı mücadele ve milli devrimler sayfasını açıyordu. Bugün yaygın biçimde kullandığımız vatan ve millet kavramlarının ve milliyetçilik akımının doğuşunu ve serpilişini bizim açımızdan 19. yüzyılda başlayan ve günümüze kadar devam eden bir tarih dönemi içerisinde olgular ışığında okumak gerekiyor. Bu tarihsel dönem içerisinden çıkarılacak sonuçlar milliyetçiliği doğru kavramamız için altın değerindedir.

Günümüzde kendisini milliyetçi olarak ifade eden kimi isimlerin ve kesimlerin temel bir tarih tezinden dahası tarihsel bir bakış açısından yoksun olduğunu görüyoruz. Bu mahrumiyet Türkiye’de milliyetçiliği kuramsallaştıran düşünürlerin yahut milliyetçi bir siyasal programa sahip olan İttihat ve Terakki, Müdafaai Hukuk ve Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ve bunların liderlerinin en başta da Atatürk’ün yeterince anlaşılmadığının kanıtı sayılabilir. Bir başka deyişle, ‘milliyetçiler’, milliyetçileri okumamıştır hatta onların izleğinde oldukları dahi kuşkuludur.

Son dönemde Sultan 2. Abdülhamit’in sembolleştirilerek bir toplum tasarımına bayrak yapılmaya çalışıldığını gözlemliyoruz. Bu toplum tasarımı Batı merkezlerinin milletleri ve milli devletleri dağıtma heddefini içeriyor. Adalet ve Kalkınma Partisi, 2002’de ABD desteğiyle  iktidar olduğu dönemden bu yana Türkiye’nin milli devletini ekonomik olarak küçültme, siyasal ve bürokratik olarak etkisizleştirme ve toplumu kozmopolit yozlaşmaya ya da dinci gericiliğie mahkum etme programını izledi. Elbette her siyasal programın ve toplumsal tasarımın sembolleri olur. 2. Abdülhamit de bu sembolizm için tabiri yerindeyse aranan kan oldu. ‘Milliyetçiliğin ayaklar altına alındığı’ anayasadan Türklük ibaresinin çıkarılmaya çalışıldığı ve Kürt açılımının gerçekleştirildiği bir dönem için çok uygun bir sembol oldu. AKP’nin (ve HDP’nin de) toplumu etnik aidiyetlerine göre tanımlama (parçalama) dini ‘hassasiyetleri’ zirveye tırmandırma ve bunların üstünde bir iktidar odağı yaratma stratejisi gerçekten 2. Abdülhamit’i andırıyordu. Batı sistemine teslim olmak için gereken tüm argümanların protitipi 2. Abdülhamit döneminde bulunabilirdi ve bulundu da. Burada tartışacağımız iki konudan birincisi 2. Abdülhamit’in Türkiye’nin içerisine girdiği milli rotada yerinin neresi olduğu ikincisi de kendisini milliyetçi olarak tanımlayan ülkücü kesimin 2. Abdülhamit’e duyduğu tuhaf ve çarpık sempatidir.

Osmanlı Topraklarına Milliyetçilik Tohumları

Tartışma konumuzu tarihin içerisinden kavramaya başlarsak bugün açısından doğru sonuçlara ulaşırız. Büyük Fransız Devrimi’yle birlikte gelişen milliyetçiliğin bizim topraklarımıza ulaşmasıyla süreç başlıyor. O dönem, toplumların önünde vatan ve millet yaratmak olarak özetleyebileceğimiz bir tarihsel görev bulunuyordu. Burjuvazi önderliğinde ekonomik anlamda asalak sayılan ortaçağın hakim sınıfları olan monarkların ve ruhbanların devrilmesiyle köyler kentleşecek, her yer piyasaya açılacak ve sanayileşme artacaktı. İnsan haklarının anayasal ve yönetimsel güvencelere kavuşturulduğu, kapitalist üretim ve paylaşım ilişkilerinin önündeki bütün engellerin kaldırıldığı bu devrim süreci Avrupa’nın tamamını belirli ölçülerde etkisi altına almıştı. Ulus-devletlerin kurulması ve demokrasinin inşası tamamlandıktan sonra ise başta İngiltere, Fransa ve daha sonra Almanya ve İtalya’nın katıldığı sömürgeleştirme yarışı başlamıştı. Eski sömürgecilikten farklı olan siyasi-ekonomik yarış esas olarak sermaye ihracına dayanıyordu. Emperyalizm olarak adlandırdığımız bu sistem 1850ler itibariyle bütün dünyayı kasıp kavuracaktı.  Devletsiz olan mazlumlar coğrafyasının paylaşılmasıyla birlikte sıra devletli olanlara gelmişti. Hızla emperyalistleşen Batı, Osmanlı’yı İran’ı ve Çin’i talan etmeye başlamakta gecikmemişti. Ezilen dünya halkları açısından yapılacak iş, ulusal kurtuluş mücadelelerine girişerek emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmak ve uluslaşmaktı. Bu sırada Osmanlı yönetimi ise ulus olmaya direnmeyi sürdürüyor ve feodal reformlarla yolunu bulmaya, büyük devletlere tavizler vererek ayakta kalmaya çalışıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu, 1699’dan bu yana kaybettiği kanı yeniden kazanmak için üretilen çözümlerin sert tartışmalarını neredeyse yıkılana kadar sürdürdü. Bu tartışmaların en yoğunlaştığı dönem ise Batılı devletlerin ekonomik, teknolojik ve siyasi üstünlüğünün resmen tanındığı dönem olmuştur. 19. yüzyıla girerken imparatorluk kampsamlı bir reform yapmadığı takdirde feci bir akıbete maruz kalacağını fark etmişti. Sultan 2. Mahmut’un reformlarından Sultan Abdülmecid döneminde Sadrazam Mustafa Reşit Paşa tarafından ilan edilen Tanzimat Fermanı’yla imparatorluk feodal yapısında bir reform yapmıştı. Bu reformun reçetesi kuşkusuz Batı’ydı. Bundan sonra Batıdan gelecek her şeyin ‘hayırlı’ olduğuna ilişkin bir anlayış gelişecek  ve bu anlayışı savunanlar ile ondan toplumsal geleneklerin ve dinin muhafazasına çalışacak olan ve Batı’dan gelen her şeyi hayırsız sayacak olan muhafazakar kesim arasında amansız bir mücadele başlayacaktır. Türkiye’de önemli bir kesim 2. Meşrutiyet’in ve Kemalist Devrim’in Tanzimat sürecinin devamı olduğunu düşünmektedir. Batıcılar ile muhafazakarlar bu noktada buluşmuş gözüküyorlar ancak mesele göründüğünden çok farklıdır. Tanzimat anlayışı olarak özetleyebileceğimiz düşünce Osmanlı’nın mevcut üretim ilişkilerinin ve toplumsal düzeninin düzeltilerek sürdürülmesinden yanaydı. Sorunun özüne dokunmuyordu. Osmanlı hakim sınıfının bu tezine karşılık Yeni Osmanlılar, İttihat ve Terakki ve Kemalistlerin tezi ise bu düzeni değiştirerek milli egemenliğe dayanan bir ulus-devlet yaratmaktı.

Tanzimat Fermanı ilan edilmeden kısa bir süre önce 1838 yılında Berkes’in Satılık Memleket Sözleşmesi olarak adlandırdığı Baltalimanı Ticaret Sözleşmesi İngilizlerle imzalandı. Düvel-i Muazzama birbiriyle yarışırcasına yaşlı ve hasta imparatorluğu talan etmeye başlamıştı. Fransızların kapitülasyonları, Çarlık Rusya’sının ‘Ortadoksları Himaye’ siyaseti üzerinden elde ettiği kazanımlar Osmanlı’yı git gide bir yarı-sömürge statüsüne sokuyordu. Saray ve Bab-ı Ali ise bu sömürgenin süslü ve kibirli valilerinden ve bürokratlarından başka bir görünüm arz etmiyordu. Islahat Fermanı ise gayri müslim uyruklara getirdiği haklar açısından değil onları büyük devletlerin kullanımına açan sonuçları açısından okunmalıydı. Ülkemiz, yabancı misyonerlerin, bankerlerin cirit attığı iki büklüm bürokratların büyük devlet elçilikleri arasında mekik dokuyarak eğilme mesaisi yaptıkları bir döneme girmişti. Ali ve Fuat Paşaların Bab-ı Ali diktatörlüğü ise yeni doğan milli ve demokratik akımlara göz açtırmamaya kararlıydı. Bu akımın örgütlü temsilcisi Yeni Osmanlılar Cemiyeti olmuştur.

I. Meşrutiyet ve 93 Harbi Dersleri

Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin üyeleri Osmanlı’nın seçkin sınıfına mensuptu. Osmanlı seçkinleri devletin yüksek bürokratlarıydı. Osmanlı toplumundaki erozyonu gören ve Batı dillerine hakim bu isimler Fransız Devrimi’nin ilkelerini ülkemize uyarlamaya çalıştı. Özellikle toplumu birleştirebilmek için ortaya İttihad-ı Anasır fikrini yani Osmanlıcılığı attılar. Yapay bir Osmanlı ulusu yaratma çabaları aslında ileride ortaya çıkacak Türk Milleti yaratma hedefinin bir ön girişimi sayılabilirdi. Çünkü dönemin devrimcileri de ‘milletsiz’ bir ‘vatan’ olamayacağını herhalde kavramıştı. Padişahın şahsi mülkü sayılan topraklara  ‘vatan’ olarak, uyrukları ise ‘vatandaş’ olarak adlandırarak ilk milliyetçi adımı attılar. Şair, yazar, gazeteci çevresi kısa bir sürede devlet adamlarıyla da buluştu. Şair Namık Kemal, Kırım Savaşı sırasında yaşanan Silistre Savunması’nı Vatan Savunması olarak nitelendirerek çok önemli bir adım atmıştı. Vatan adıyla oynanması gereken eseri ise Bab-ı Ali tarafından ‘Silistre’ ismiyle oynatıldı. İşte bu tavır iki taraf arasındaki keskin farkı açıklar: Bir taraf çağdaş bir kavram olarak vatanı öne çıkarırken diğer taraf padişahın mülküne böyle tehlikeli isimler verilmesine karşı net tutum takınıyordu. Bugünün milliyetçilerine çıkan birinci ders, vatan ismi için devrimciler, saray hükümetine karşı daha 1850lerden itibaren savaşmaya başlamıştı.

Sivil bürokrasiden Mithat Paşa, askeri kanattan ise Serasker Hüseyin Avni Paşa, Harp Okulu Komutanı Süleyman Paşa’da 1869 da kurulan Yeni Osmanlılarla dirsek temasında idi. Burada dikkat çeken nokta şu ki Süleyman Paşa, Hüseyin Avni Paşa gibi birkaç isim henüz o dönemde milliyetçiliğin asıl hedefinin Türk Milleti yaratmak olduğunu kavramasıydı. Ancak devrim, Osmanlıcı hakim görüş etrafında şekillendi. Sultan Abdülaziz devrildi ve Bab-ı Ali’nin reformist paşaları görevden uzaklaştırıldı. Önce Sultan Murad’ı daha sonra Sultan 2. Abdülhamit’i tahta geçiren Mithat Paşa ve arkadaşları, Yeni Osmanlılarla birlikte 1. Meşrutiyeti ilan ettirdi. (1876) Ancak ilk anayasada Osmanlıcı bir yaklaşımla hazırlanmıştı. Bu düşüncenin uygulama alanı bulamayacağı kestirilebiliyordu.  Çok kısa ömürlü olan 1. Meşrutiyet 93 Harbi’nde alınan yenilginin ardından 2. Abdülhamit tarafından ortadan kaldırıldı ve katı bir istibdat rejimi kuruldu.

Osmanlı Meşrutiyeti 93 Harbi’nde hem bir vatan savunması tecrübesi edinmiş, hem de bir rejim savunması yapmıştır. Rusya’nın despotik Çarlık rejimine karşı savaş aslında Osmanlı’nın genç demokrasinin savaşıydı. Bu savaş sırasında meclis, Osmanlıcı fikirleri somutlarcasına her unsurdan gelen -gayri müslimler dahil- mebusların devleti savunma kararlılığına sahne olmuştu.

Yeni Osmanlılar 93 Harbi’nden önce başlayan Sırbistan Savaşı için çok sayıda gönüllüyü cepheye göndermişti. Ayrıca cemiyetin askeri kanadı Hüseyin Avni Paşa ve Süleyman Paşa önderliğinde Asakir-i Milliye Cemiyeti de kurulmuştu. Cemiyetin isim babası Namık Kemal’di. (2) Burada amaç, orduyu saltanatın değil milletin emrine vermekti. Abdülhamit istibdatını kurduğunda ilk iş olarak bu cemiyeti dağıtmıştı. Silahlı kuvvetler tekelini kaybetmek istemiyordu. Yani ordunun saltanat ordusu olarak kalması belirleyiciydi. ‘Milli’ sıfatını çok tehlikeli buluyordu. Bugün sıklıkla kullandığımız milli ordu kavramı da milliyetçiliğin bir ürünü olup saltanat kurumuna ve onun en gerici temsilcisi olan Abdülhamitlere karşı savaşılarak yaratılmıştı.

II. Abdülhamit’in Milliyetçilikle İmtihanıAbdülhamit, Tanzimat sürecinin devamıydı. Ancak ondaki çağdaş yönleri tamamen ortadan kaldırarak İslamcı bir politik program doğrultusunda ülkeyi yönetmeye kararlıydı. (3) İmparatorluğun, dini direkler üzerinde ayakta kalabileceğini düşünüyordu. Saray, imparatorluğun çok dinli yönlerini atlayarak İslam’a sarıldı. Artık sık sık isyan eden gayri müslim unsurlar saraya, Osmanlıcılığın çıkar yol olmadığını öğretmiş olmalıydı. Ancak tarihin uluslaşmayı dayattığını anlamadılar. Din, Osmanlı’nın geçmişinde hiç olmadığı kadar önemli bir öğe haline geldi. Hatta devlet, İslamın farklı mezheplerini dahi yasaklayarak devletin resmi mezhebi etrafında yurt sathında tarikat ağları kurarak imparatorluğu birleştirebileceğini sanıyordu. Etnisiteler arasında kanlı olaylara yol açan bu yaklaşım (örneğin Hamidiye Alayları) sadece imparatorluğun dağılmasına ve Osmanlı ‘büyüsünün bozulmasına’ yaradı. Fakat o dönemde yaratılan dini havadan ötürü, Osmanlı Devleti bugünün muhafazakarları tarafından hep bu yönüyle hatırlandı. Osmanlı’nın yükseliş döneminde dinin daha az önemli olduğunu bu eğilimin 19. yüzyılda Tanzimat’a tepki olarak arttığını ve bu 2. Abdülhamit’in bu tepkiyi bir devrime dönüşmeden iktidarı için kullandığını görmek istemeyen muhafazakarlar Osmanlı Devleti’ni kendi tahayyüllerindeki İslam Devleti olarak düşünürler. İslamcı siyasetin sembolü 2. Abdülhamit’i ise bayraklaştırırlar. Zaten 2. Abdülhamit’in İslamcılığı da kendi iktidarını sürdürmekle ilgiliydi, dünya müslümanlarını kurtarmak gibi bir işe hiçbir zaman soyunmadı. Sadece bu yönde bir görüntü verdi. Esas olarak müstebit sultanın muhafazakar kesim tarafından bayraklaştırılmasının ilk ve en önemli nedeni, Osmanlı’yı hiç bir zaman olmadığı bir ‘Hilafet/İslam Devleti’ne dönüştürmek istemesidir. Ancak sultan, döneminde bu hilafet devleti veya ittihad-ı islam politikası doğrultusunda din bilginlerini dahi dinlemedi, pek çoğu 2. Abdülhamit döneminde Mısır’a iltica etmiştir. Önemli sayıda İslamcı sultana muhalefet etmeyi tercih etmiştir. Çünkü onun İslamcılığının altında ne yattığını Mehmet Akif gibi isimler kolaylıkla anlamıştı.

Yeni Osmanlılar ise laik eğilimler taşımakla birlikte dinin devlet ve toplum sathındaki kuvvetli etkisinden çıkamamışlardı. 2. Abdülhamit’in aksi yöndeki baskısı sayesinde olsa gerek İttihatçılar daha laik bir tutumu benimsemekte gecikmeyecekti. Kemalistler ise bu noktada en radikal programı zaten hayata geçirecekti. Çünkü içerisine girilen çağın milli devletler çağı olduğu apaçık ortadaydı. Türkiye’yi bekleyen tarihsel çözüm de buydu. Türk Devrimcileri bu çözüme adım adım yaklaşmışlardır. Kemalistler son noktayı koyduğunda sömürge konumunda bulunan müslümanlar da kurtuluşun İslam aleminin birleştirilmesi gibi çağ dışı ve mümkün olmayan bir politikadan değil milli devletler kurmaktan geçtiğini anlayacaklardı.  Özellikle Hindistan müslümanları ve öteki sömürgelerin müslüman halkları Sultan 2. Abdülhamit’in verdiği görüntüye aldanır gibi olmuştu. Osmanlı hilafeti hepsi için bir kurtuluş olabilirdi. Ancak sultanın onların kurtuluşu için hiçbir şey yapmadığı hatta emperyalistler aleyhine ayaklanan halklara aksi yönde tavsiyeler verdiği de zaman içerisinde görülecekti. 1876 yılında dünya müslümanlarının yüzde 70’i sömürgelerde yaşıyordu. (4) 1900 yılına gelindiğinde bu oran yüzde 85 olacaktı. Sultan Çin’de emperyalizme karşı ayaklanan Boksörler içerisinde müslümanlar olduğunu öğrendiğinde onlara bu işten vazgeçmeleri için tavsiye heyeti bile yollayacaktı. (5)

Berlin Anlaşması’nın Hükümdarı

93 Harbi’nden sonra imzalanan Ayastafanos Andlaşması’nı hükümsüz kılan büyük devletler, Berlin de yeni bir andlaşma hazırlayarak Osmanlı’yı sonun başlangıcına getirmişti. Bu son imparatorluğun dağıtılarak topraklarının ve kaynaklarının paylaşımı idi. Berlin Andlaşması’nın maddeleri incelendiğinde bu açık seçik gerçek gözler önüne gelir. Osmanlı toplumunun neredeyse bütün uyruklarını isyana teşvik edecek ayrılığa yönlendirecek teşvik edici maddeleriyle vardı. Ayrıca devleti, ıslahat adı altında kriz bölgelerini yabancı müdahalelerine açan bir antlaşmaydı. Tazminat yüküyle de mevcut maliyeye olağanüstü bir zarar veriyordu. Açıkçası bu antlaşmayla Osmanlı Devleti’ni sömürge valiliğinden daha aşağı bir konuma sürükleyen acı bir sistem kurulmuştur. 2. Abdülhamit esas olarak bu sistemin sürdürücüsü olacaktı. Her iki taraf da rolünün farkındaydı.Okullar açmak ve orduyu modernize etmek gibi demokratik devrimlerin iki büyük dersini alan Abdülhamit bunu ülkenin önünü açacak bir hamle olarak yapmadı, kendi iktidarını sürdürecek bir çözüm olarak uyguladı. Kaldı ki emperyalistleri ürkütecek hiçbir şey yapmak istemiyordu. Ordumuzun içler acısı durumu ve 20. yüzyıla donanmasız girmemizin sebebi olan 2. Abdülhamit, emperyalistlere karşı ne kadar savunmasız ve iddiasız olursa iktidarının o kadar süreceğini düşünüyordu. (6) 1900lerin başında Balkanlarda ayrılıkçı çetelerle savaşan yeni okullardan mezun genç kurmaylardan Kazım Karabekir, Bulgar Çeteleri’nin kendilerinden daha iyi tüfekler kullandığını hazin bir şekilde anılarına yazıyordu. Balkanlardaki bütün milletlerin -artık onlara millet deniyor- öğretmeniyle, tüccarıyla, köylüsüyle ve çetesiyle teşkilatlanmıştı, Türklerin ise hiçbir milli oluşumu bulunmuyordu. Yani imparatorluk dağılma evresine girerken Türklerin milli bir bilinci ve oluşumu yoktu dolayısıyla Türkler, aşırılıklar çağına savunmasız giriyordu. Asakir-i Milliye Cemiyeti’nin dağıtılması örneğinde gördüğümüz gibi sultanın milli oluşumlarla savaşarak iktidarını korduğunu ve bu yolda milletin çıkarlarını çiğnediğini çarpıcı biçimde Balkanlarda görüyoruz. Mustafa Kemal bu duruma ilişkin şunları söylemiştir: Abdülhamit ”Mithat Paşa’dan Hüseyin Avni Paşa’dan ve Süleyman Paşa’dan daima korkmuştu. Onlar sağ olsaydı ne ordumuz ne donanmamız bu duruma düşecekti.” (7)

Memleketin İflası Sultanın İhyası

  Dış borçlanma sonucu iflas eden devlete Duyun-u Umumiye idaresini kurarak kaynaklarını emperyalist şirket ve devletlere teslim eden Abdülhamit hiçbir mali reform girişiminde bulunmadı. Dahası devletin gümrük ve vergi gelirleri emperyalistlerin kasasına gidiyordu. Makedonya’da kurulan gümrük düzenine ilişkin büyük devletlerle Osmanlı hükümeti arasında çıkan bir anlaşmazlık sonucu büyük devletlerin donanması Midilli önlerine gelip devleti aşağılık bir konuma sokabiliyordu. (8)

Mali iflas ve teslimiyete rağmen Sultan’ın kişisel serveti arttı. Cemal Kuntay’a göre sultan tahttan indirildiğinde kişisel serveti 1 milyon altın lira tutarındaydı(9). Borsa oynuyor, yabancı şirket temsilcileriyle haşır neşir oluyor ve ‘mülkü’ adına verdiği her imtiyazın karşılışını kişisel olarak alıyordu. İktidarını tarikatların ideolojik hegemonyasına emanet ederek çevresinde bankerlerden ve yabancı şirket ortaklarından oluşan bir zümre yaratmıştı. Kemalist Devrim’in liselerde okuttuğu Tarih kitabı bu zümreyi net biçimde tarif eder. Bu zümreyi savaş gazisi paşalarla örterek gizleme usülünü ise Niyazi Berkes ortaya koymuştur. Ancak Abdülhamit gizli hafiye ağıyla güvenliğini sağlamayı da ihmal etmemiştir. Bu kurulan statüko onun iktidarını 30 yıl devam ettirmiştir. İmparatorluğun modern çağa girerken iyice çürümesini sağlamaktan başka başarısı yoktur. Memurlar maaş alamıyor ancak saraya yaklaşan ihsanlara boğuluyordu. Liyakatin değil sadakatin esas alındığı bir dönemdi. Basın, sansürden dolayı gelişememiş, siyasi hayat ağır baskı koşullarında bitkisel duruma gelmiş, ordu sultanın darbe korkusundan dolayı talim bile yapamaz hale gelmişti. Kaldi ki ordunun üst yönetimi sadakat yoluyla rütbe ve nişanlara boğulmuş bir takım cahil kimselerden ibaretti. Alaylı subaylar el üstünde tutuluyordu. Sıra savaşmaya geldiğinde en önde mektepli kurmay subaylar bulunuyordu. Resneli Niyazi bu durumu şöyle ifade etmiştir: ‘Ordunun bu hareketteki yükünü hiçbir zaman binbaşıdan yukarı rütbedekiler üzerine almamıştı’. (10)

Emperyalistlere Ver-Kurtul Politikası

Sultan’ın dış politika anahtarı ver kurtul politikasıydı. Tarihsel bir anlayışın somutlandığını görüyoruz. Sultan’ın anlayışı, ülke topraklarını ve kaynaklarını vatan olarak kabul eden ortak değer olarak gören milliyetçi bakış açısının tam zıddıdır. Zaten ‘vatan’ sözcüğü onun döneminde sansüre uğrayan yani yasaklanan sözcükler arasındaydı. Sultan’ın ülke topraklarını kişisel mülkü olarak görüyordu. Kıbrıs’ı İngilizlere kiralayan 2. Abdülhamit, İngilizlerin Mısır’ı işgaline karşı da herhangi bir tepki göstermemişti. Osmanlı Ordusu’nun 1897’de Teselya’da Yunanlılara karşı kazandığı zafere rağmen taviz verilerek geri çekilmesi ve Girit’in kaybı da büyük devletlerin müdahalesinden ne kadar korktuğunun örnekleri olarak verilebilir. Yolculuğunun kolaylaştırılmasıdır. Bugünün ülkücülerinin de bu ‘mutluluktan’ pay çıkardıklarını görüyoruz. Ancak demiryolu ihalesinin verildiği şirkete demiryolunun geçeceği yerlerin arazisinden çıkacak tüm yer altı ve yer üstü kaynakların da teslim edildiğini söylersek belki herkes bir kez daha düşünür. (11)

Geleceğin devrimci- milliyetçi liderleri olacak yüksek tahsil görmüş gençlerini ülkenin içerisinde bulunduğu durum ve yaşanan gelişmeler rahatsız ediyordu. Özellikle kurmay subay olarak Balkanlarda görev alanlar Makedonya’nın da benzer bir kaderi olduğunu fark etmişlerdi. Makedonya’da kurulan emperyalist düzen, daha sonra Sevr’de Anadolu içinde kurulacaktı. Makedonya’nın güvenliği için yabancı subaylar görevlendirilmişti. Özel bir idari rejim uygulanıyordu. 2. Abdülhamit de bunlara güveniyordu. Kendi askeri yerine yabancı ordulara güvenir hale gelmişti. (12) Sultan Vahdettin’in kimin çizgisinde siyaset yaptığını anlamak için Makedonya örneğine bakmak yeterlidir.

”…millet mumunu yakıp da derdine yanacağına, böyle bir hale düşeceğine, ihtilal yapsa da kendini bu hale düşürenlerin başında mum yaksa daha iyi ve daha doğru olmaz mı?”

Mahmut Esat Bozkurt (13)

Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet, Adalet!

Türk Milleti bu gidişata daha fazla dayanamazdı. Balkanlardaki diğer milletleri örnek alarak bir örgütlenmeye girişmek ve devleti kurtarmak gerektiği konusunda milletin öncüleri hem fikirdi. 1906’da Selanik’te posta memuru Talat Bey tarafından kurulan Hürriyet Cemiyeti, 1889’da Kurulan İttihad-ı Osmani (daha sonra İttihat ve Terakki) Cemiyeti ile 1907’de birleşti. Bölgede görev yapan kurmay subaylar hızla örgütlendi. Yurt dışında yayın faaliyeti yoluyla yurt içinde ise gizli örgütlenme yöntemleriyle cemiyet etki alanını genişletti. Şam’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurmuş olan Mustafa Kemal’de katıldı. Kıvılcım Reval’de Rusya ve İngiltere’nin yaptığı görüşmeler oldu. Makedonya’daki mevcut yönetim biçimi büyük devletleri tatmin etmemişti. Daha ciddi bir tasarımla geliyorlardı. Yani vatan tehlikede idi. İttihat ve Terakki Cemiyeti devrim yapma zamanının geldiğini tespit etti. Zaten böyle bir günde görevlerini yapmak için yıllardır hazırlanıyorlardı. Daha 1895’te amaçlarını Şurayı Ümmet Gazetesinde şöyle ilan etmişlerdi:

”Birincisi, Osmanlı Devleti’nin siyasi istiklalini ve toprak bütünlüğünü her türlü yabancı müdahalesine karşı korumak; ikincisi istibdatı yıkmak, meşrutiyeti kurmak ve 1876 Anayasa hükümlerini tatbik etmek.”

Bu amaçla köy köy gezerek milleti ayağa kaldırdılar ve silahlandırdılar. (14) Padişahın bütün çabalarını boşa çıkararak ilk iş, bu çağ dışı ve teslimiyetçi yönetime son verdiler. Eski takvimle 10 Temmuz’da (23 Temmuz) 1908’de Meşrutiyet ilan edildi. Ordunun ve halkın ayaklanarak getirdiği Hürriyet bir öncekinden daha kalıcı olacak ve cumhuriyetin ilanına kadar ülkenin var olma mücadelesiyle iç içe geçecekti.

Devrimin ilk hedefi bu var olma mücadelesine hazırlanmak için orduyu modernize etmekti. Fakat ordudaki çağdaşlaşma teknolojik açıdan değil zihniyet açısından başlatıldı. Liyakat, milliyetçi İttihat ve Terakki kadrolarının esasıydı. Eski dönemin, saltanata sadakat anlayışıyla yetişen subayların pek çoğu tasfiye edildi. Bu tasfiye esas olarak 1913’te tamamlandı. 1. Balkan Savaşı’nda 15 günde yenilen orduyla, Cihan Harbi’nde dört uzun yıl boyunca vatan savunması yapan ve Çanakkale, Kut’ul Amare, Gazze, Galiçya gibi başarılara imza atan ordu olmadığını İsmet İnönü şöyle anlatıyor : Harpten (Cihan Harbi) önce yeni bir ordu yapıldı. Bu ordunun, Balkan Savaşı’nı yapan Sultan Hamit’in ordusuyla hiçbir alakası yoktur… bu ordunun yetiştirdiği kumandanlar milli mücadelenin belkemiği olan insanlardır. (15)

1908’de yapılan yalnızca orduyu değil yönetim organlarını da değiştiriyordu. Yapılan yalnızca mutlak saray idaresinin sınırlandırılması değildi. Devletin ve toplumun egemen anlayışı da çatırdamıştı. Çünkü aslında iktidarın sahipleri değişiyordu. Milli hakimiyetle birlikte yeni düşünce akımları filizleniyordu. Devrim, Osmanlıcılığı sürdüren Mithat Paşa Anayasası için yapılmıştı. İttihat ve Terakki önderleri ve kadroları Türk Milliyetçisi olmakla birlikte imparatorluğu bir arada tutmak için İttihad-ı Anasır fikrini ilk etapta sürdürdüler. Hatta Fransız Devrimi’nin sloganları olan eşitlik, adalet ve özgürlüğe, kardeşlik eklendi. Bu ‘kardeşlik’ unsurlar arasında ve Osmanlılık kimliğiyle yaratılacaktı. Ancak Balkanlarda kısa bir süreliğinde -devrimin coşkusuyla- duran çatışmalar yeniden başladı. Bu ise İttihatçıların milliyetçiliğini dolu dizgin açığa çıkaracaktı.

Devrimin Programı: Türk Milliyetçiliği

Yemen İsyanı, Arnavutluk İsyanı ve Balkan Savaşları İttihat ve Terakki’ye açıktan açığa Türk Milliyetçisi bir yol izlemek dışında seçenek bırakmadı. Dolayısıyla ilk bakışta bir önceki Jön Türklerden ideolojik açıdan farksız görünen İttihatçılar emperyalizmin saldırganlığı karşısında değişip dönüştü.Balkanlardan 1913’te göçen yüzbinlerce Türk, İstanbul’a milliyetçiliği taşıyordu. Bundan sonra devrimin siyasi liderleri de dahil olmak üzere sanatçılar, gazeteciler, subaylar, yeni gelişen milli burjuvazi ve -en önemlisi- yüksek tahsil gençliği açıkça milliyetçi bir siyaset izlemeye başladı. (16) Toplumu bu çervede örgütlenmeye başladı. Türk Ocakları devletin ve partinin resmi kitle örgütü oldu. Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinzade Ali gibi düşünürlerin yıllardır ifade ettiği milliyetçi fikirler devlet politikasına dönüştü. Emperyalizmin amansız saldırısı karşısında Cihan Harbi’nde daha da olgunlaşan milliyetçi kuşak Kurtuluş Savaşı’na yön verecek ve Cumhuriyeti kuracaktır.

Bugün içerisinden geçtiğimiz süreç, geçtiğimiz yüzyılın dersleriyle daha olumlu sonuçlar alacağımız bir devrimci dönemdir. Bu derslerin en başında yaşadığımız çağı tahlil etmek geliyor. Çağımız, emperyalizme karşı mücadele ve milli devrimler çağıdır. Dünyanın iki kampa ayrıldığını bunun birincisi emperyalist Atlantik kampı olduğunu görmek zorundayız. İkincisi ise emperyalizmin sömürdüğü mazlum milletler ve emperyalizme karşı mücadele içerisinde gelişen milletlerdir. Ezilen ve gelişen milletlerin biricik siyasi programı ise milliyetçiliktir. Atatürk, Nasır, Musaddık, Lumumba, Sun-Yat Sen gibi liderler ülkelerinin bağımsızlığı ve özgürlüğü için mücadele eden milliyetçi programı hayata geçiren liderlerdir. Hatta Lenin, Mao Zedung, Fidel Castro gibi sosyalist liderler de çağın gereklerini kavradıkları için ülkelerinin önündeki milli meseleleri çözmüşlerdir.

Türkiye, ABD’nin kurduğu uluslararası düzenden savaşarak kopmaktadır. Atlantik kampının uydusu olarak geçen altmış yıldan sonra bağımsızlığı için Amerikan enstrümanı PKK ve FETÖ’ye karşı savaşırken Türkiye, tarihindeki milli köklere sarılmaktadır. Bu kökler, Jön Türkler, İttihatçılar ve Atatürk’tür. Milli köklerimiz içerisinde Abdülhamit bulunmamaktadır. Ona sarılanlar bugünün görevlerini başaramazlar. Bugün önümüzde duran, vatanımızı bütünleştirme ve milletimizi birleştirme görevi milliyetçiler, halkçılar ve sosyalistler tarafından milli bir programla başarıya ulaştırılabilir.

Atatürk’te birleşenlerin kazanacağı, Abdülhamite sarılanların kaybedeceği bu dönemde kendisini milliyetçi olarak adlandıranların önünde de iki seçenek bulunmaktadır. Ya Türkçülüğün köklerine sarılacaklar, Süleyman Paşa’yı, Yusuf Akçura’yı, Ziya Gökalp’i bulacaklar yahut da Abdülhamit’e sarılarak bütün iddialarını yitireceklerdir. Milliyetçilerimizin Çin Sarayı’nı basan efsanevi kahraman Kürşattan, Ali Suavi’ye gelebilmelerini diliyoruz. Bu topraklarda milliyetçiler, saraya karşı ayaklanan ve vatanını savunmak için Abdülhamit’leri devirenlerdir.Bu alıntı iki sözcükle özetlenebilir: Vatan ve Hürriyet. Türkiye’nin önündeki çözüm hala bu iki sözcükle özetleniyor. Vatan ve Hürriyet için saraylar yıkan milliyetçi kuşağın torunlarını yeni görevler bekliyor. Ama önce tıpkı bizden önceki kuşağın yaptığı gibi tarihin maddesini kavrayacağız. Milliyetçilerin Abdülhamit’in zindanlara attığı devrimciler olduğunu göreceğiz. O devrimcilerden  henüz Diyarbakır’da öğrenciyken, ‘padişahım çok yaşa’ demeyi reddedip ‘Milletim çok yaşa!’ diye haykıran, hafiyelerce saraya jurnal edilen Ziya Gökalp, bugünün milliyetçilerine ders veriyor:

Tarlada, tezgahta çalışan biziz

Bu devlet, bu millet, bu vatan biziz

Sevmiyoruz seni ortadan çekil

Hükümran millettir, hükümdar değil.

Uğurcan Yardımoğlu 

 

Dipnot 

1 –  Kazım Karabekir, İttihat ve Terakki, Yapı Kredi Yayınları,3. Baskı, İstanbul, Mart 2014, s. 62

2 –  Osman Bilge Kuruca, Atatürk ve Gerilla Savaşı, Kaynak Yayınları, 1.Baskı İstanbul, Kasım 2014, s. 57

3 –  Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, 20. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Mart 2014, s. 350-364

4 –  Alp Hamuroğlu, Halife 2. Abdülhamit’in Panislamizmi ve Batı, Bilim ve Ütopya Dergisi, sayı 233, Kasım 2013, s. 28

5 –  Alp Hamuroğlu, Halife 2. Abdülhamit’in Panislamizmi ve Batı, Bilim ve Ütopya Dergisi, sayı 233, Kasım 2013, s 36

6 –  Alp Hamuroğlu, Halife 2. Abdülhamit’in Panislamizmi ve Batı, Bilim ve Ütopya Dergisi, sayı 233, Kasım 2013, s 36

7 – Osman Bilge Kuruca, Atatürk ve Gerilla Savaşı, Kaynak Yayınları, 1.Baskı İstanbul, Kasım 2014,  S. 59

8 –  Kazım Karabekir, İttihat ve Terakki, Yapı Kredi Yayınları,3. Baskı, İstanbul, Mart 2014, S 50-51

9-  Cemal Kutay, Tarih Sohbetleri 3, İstanbul, Kasım 1966, s.107

10 –  Hürriyet Kahramanı Resneli Niyazi Hatıratı, Örgün Yayınevi, İstanbul 2003 s 159

11 –  Alp Hamuroğlu, Halife 2. Abdülhamit’in Panislamizmi ve Batı, Bilim ve Ütopya Dergisi, sayı 233, Kasım 2013, s 35

12 –  Alp Hamuroğlu, Halife 2. Abdülhamit’in Panislamizmi ve Batı, Bilim ve Ütopya Dergisi, sayı 233, Kasım 2013, s 36

13 –  Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali, Kaynak Yayınları 7. Basım, İstanbul, Ocak 2014, s 122

14 –  Enver Paşa’nın Anıları , Türkiye İş Bankası Yayınları, 8. Basım, İsanbul Haziran 2015 s 74-75-76

15  – Osman Bilge Kuruca, Atatürk ve Gerilla Savaşı, Kaynak Yayınları, 1.Baskı İstanbul, Kasım 2014  s 52

16 –  François Georgeon, Osmanlı- Türk Modernleşmesi, Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, Şubat 2013, s 9-10

17 –  Orhan Karaveli, ”Ziya Gökalp’i Doğru Tanımak” Doğan Kitap, İstanbul, Ekim 2007, s 22

inciraltitarih.com