Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

İnciraltı Tarih Cemiyeti | 29 Mayıs 2017

Üste git

Üste

Yorum Yok

31 MART KARŞI DEVRİMİ ÜZERİNE

31 MART KARŞI DEVRİMİ ÜZERİNE

31 Mart olayı (31 Mart 1325, 13 Nisan 1909) yıl dönümünde üzerine çok sık yazılar yazılan, siyasi tarih tartışmalarında çokça adını duyduğumuz bir konudur. Bu olayın üzerinde bu kadar sık durulmasının en yüzeysel nedeni ise günümüzde de devam eden laiklik-gericilik mücadelesidir. Olayın bu yanının da olduğu su götürmez bir gerçektir. Ancak derinine baktığımız zaman olayın temelde bir iktidar mücadelesi ve askeri bir hükümet darbesi kalkışması olduğu görünmektedir.

31 Mart Öncesi Genel Durum

   Gelenekçi toplumlarda gençlerin iktidarı eline alması her zaman yadırganmıştır. Osmanlı toplumu da gelenekçi bir toplumdu. Bu yüzden İttihat ve Terakki Cemiyeti, Meşrutiyetin ilanından sonra hükümeti tam olarak kuramadı. Talat Paşa ve Hüseyin Cavit Bey gibi cemiyetin önder isimleri zaman zaman nazırlık (bakanlık) yapmış olsalar da, 1913’e kadar cemiyet üyesi biri sadrazamlık yapmamıştır. Ama İttihat ve Terakki o zamana kadar hükümetleri, bazen kısmen bazen de tam olarak, talimatları ile yönlendiriyordu. Bu duruma Sina Akşin’in de deyimiyle bir denetleme iktidarı diyebiliriz.

Meşrutiyetin gelmesiyle birlikte toplumda her anlamda büyük gelişmeler kendisini göstermeye başladı. Gazeteler artık yazılarını sansüre göndermemeye başladılar. Gazete, dergi, kitap alanlarında büyük bir atılım başladı. Kadın ve işçi hareketleri ortaya çıkmaya başladı. Bu hareketlerin ilk kurumsallaşmaya başladığı dönemde yine meşrutiyet içerisinde gerçekleşti.

Ayrıca Avrupa’da ki Jön Türkler de İstanbul’a dönmeye başladı. Prens Sabahattin de İstanbul’a dönenler arasındaydı. İttihat Terakki ile Prens Sabahattin’in örgütü olan “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti” Hürriyetin ilanından (23 Temmuz 1908) hemen sonra birleşmişlerdi. Ancak Prens bu birleşimden istediğini bulamayınca, taraftarları ile beraber Ahrar Fırkasını kurdu. Seçimler başladı. 17 Aralık 1908’de Meclis büyük bir törenle açıldı. Seçimler sonrasında Ahmet Rıza, Mebusan Meclisi başkanlığına seçilmiştir.

Hürriyetin ilanından kısa bir süre sonra İttihat ve Terakki, mevcut hükümetin başında olan Sait Paşa ile anlaşmazlıklar yaşadı ve yerine Kıbrıslı Kamil Paşa’yı getirdi. Sait Paşa da, Kamil Paşa da Abdülhamit döneminin bilinen İngilizci paşalarındandı. İttihat Terakki bir denetleme iktidarında olduğu için bu tarz paşalar ile çalışmaya mecburdu. Kamil Paşa, İttihat Terakki’nin kendisine talimat vermesinden hoşlanmıyor ve başına buyruk hareket ediyordu. Bu durum üzerine İttihat ve Terakki, Kamil Paşa hakkında bir gensoru vererek onu düşürmeyi planladı. Ancak bundan vazgeçtiler. Bu hamleden geri adım atmaları üzerine Kamil Paşa daha fazla cesaretlendi. İttihat Terakki’ye sormadan Harbiye ve Bahriye Nazırlarını değiştirdi. İttihatçıların kendilerini sağlama almak için Rumeli’den İstanbul’a getirdikleri askeri birlikleri yerlerine iade etmeye kalktı. Bunlar üzerine İttihat Terakki panikledi ve yeniden gensoru verdi. Büyük çoğunlukla güvensizlik oyu alan Kamil Paşa hükümeti düştü. Kamil Paşa’nın yerine Hilmi Paşa getirildi. Ancak Ahrar Fırkası Hilmi Paşa’nın sadaretine razı olmadı ve Kamil Paşa’yı getirmek için çalışmalara başladı. Bu olaydan sonra devam eden gelişmeler ile 31 Mart olayının çıktığını görüyoruz.

İsyanı Hazırlayan Gelişmeler

Prens Sabahattin ve Ahrar Fırkası’nın da İngiliz yanlısı olduğu bilinmektedir. İngiliz yanlısı Kamil Paşa’nın devrilmesi Ahrar Fırkası’nın hoşuna gitmemişti. Ahrar Fırkası, ordu içinde subayların İttihatçı olduğunu biliyordu. Bu yüzden er ve er başları ayaklandırarak meclisi etkileyip Kamil Paşa’yı geri getirmeyi planlıyordu. Ahrar Fırkası’nın er ve er başlara yönelmesinin sebebi ise; İttihatçılar hürriyetin ilanından sonra alaylı olan subayların çoğunu tasfiye ettiler. Alaylılar içerisinde yetenekli olan erler onbaşı, çavuş olabiliyordu. Tezkere bıraktıktan sonra bunlar, üstlerinin takdirlerine göre subay da olabiliyorlardı. Sonuç olarak doğru dürüst yazı yazamayan kimseler bile paşa olabiliyorlardı. Padişah ve yakınları mekteplilerin daha iyi subay olduklarını biliyordu fakat alaylılar daha sadıktır diye genellikle alaylılar tercih ediliyordu. Daha sadık olmalarının nedeni ise, bulundukları mevkiye “lütuf” ile gelmiş olmalarındandı. Mülkiyede de buna benzer uygulamalar bulunmaktaydı. Ancak İttihatçılar orduda mektepliği egemen kıldılar ve ordu içerisinde bir devrim yaptılar. Tabi bu herkesin hoşuna giden bir durum değildi. Ahrar Fırkası ve diğer İngiliz yanlıları ise bu durumu kullanarak askeri kışkırtmaya başladılar.

Ahrar Fırkası dışındaki İngiliz yanlılarının büyük kısmını Arnavutlar oluşturmaktaydı. Arnavutların bu durumunun sebebi ise o dönemlerde yükselen Arnavut ulusçuluğudur. İsmail Kemal ve Müfit Bey meclis içerisindeki önemli Arnavut mebuslarındandı. Arnavutlar içerisinde İngiliz yanlılığının körükleyicisi de bu isimlerdi. Ayrıca ayaklanmanın ordu içerisinde ki ele başısı Hamdi Çavuş da Arnavut idi. Arnavutluk’ta ki Başkım kulüpleri de İsmail Kemal ve Müfit Bey’den aldıkları telgraf üzerine ayaklanmayı açıkça Ahrar’a mal ederek, isyancılardan yana bir tutum aldılar. Osmanlı’nın Rumeli’de gidici olduğunu sezen Arnavutların bu tutumunun temel nedeni ise, Hürriyetin İlanından sonra ulusal kongre, okul, dernek ve yayınlarla büyük bir kültür hamlesi yapmış olmalarıydı. Bu çalışmalar Arnavutların ulusçuluğunu aşırı bir şekilde kuvvetlendirmişti. Bu çalışmaların İttihatçıların merkeziyetçi tutumuyla bağdaşması zordu. Oysa, Ahrar’ın adem-i merkeziyetçiliği, Arnavutlara çok uygun geldiği gibi, Ahrar’ın arkasındaki İngiliz gölgesi de ilerideki bağımsız ya da özerk Arnavutluk için bir teminat olarak görülüyordu. Bunlardan dolayı Arnavutlar da orduyu kışkırtan propagandanın önemli bir ayağı olmuştur. Bu propaganda aynı zamanda softalar diye tabir edilen medrese öğrencilerini de kışkırttı.

İngiliz yanlılarının kışkırttığı, tasfiye edilmiş alaylı subaylar, etrafta bu propagandanın çığırtkanlığını yaptılar. Ordu bu çığırtkanlıktan etkilendi. Ancak orduyu etkileyen diğer bir etken de softalar yani medrese öğrencileri oldu. Hürriyetin İlanından önce softalar askerlik yapmazdı. Taşra halkı için askerlikten kaçmanın yolu softa olmaktı. Medreseler sırf askerlikten kaçmak için gelmiş insanlarla dolup taşmaktaydı. İttihatçılar buna karşı çıkarak sınav usulü getirdi. Sınavda başarısız olanlar askere alınacaktı. Tabii bu durum softaları İttihatçılara düşman hale getirdi. Mevcut devam eden çığırtkanlığa onlar da katıldı. 26 Şubat 1909’da Kamil Paşa’nın Konağı ve İngiliz Elçiliği önünde, Kamil Paşa lehine gösteriler yapıldı. Gösterilere medrese öğrencilerinin katılımı yoğundu. Bu gösteriler de Kamil Paşa’yı geri getirememişti. Yapılması planlanan yeni hamle, din adamlarının ve dinci çevrelerin İttihatçılara karşı harekete geçirilmesiydi.

Dinci çevrelerin en önemli kışkırtıcısı Derviş Vahdeti ve onun Volkan gazetesi olmuştur. Derviş Vahdeti, Kıbrıslı bir hafızdı. Genel geçer birtakım İslami bilgiler öğrendikten sonra Nakşibendî tarikatına üye olmuştu. Ayrıca İngiliz yönetimi için çalışmış biriydi. Askerlerin yazdıkları şikâyet mektuplarını gazetesinde yayımlıyordu. Volkan gazetesinin yazarlarından olan Said-i Kürdi ile birlikte İttihad-i Muhammedi Cemiyeti’ni kurdu. Said-i Kürdi daha sonra Said-i Nursi adıyla Nurculuğun da kurucusu olacaktır. 3 Nisan 1909 günü, İttihad-i Muhammedi Cemiyeti’nin açılışı dolayısıyla Ayasofya’da okutulan bir mevlit büyük bir kalabalık topladı. Bu kalabalığın büyük bir kısmını Ahrar Fırkası’nın taraftarları, softalar, İngiliz yanlısı Arnavutlar ve onların etkilediği bir kesim oluşturmaktaydı.

Ayaklanmanın asıl ateşleyicisi noktasında bulunan nedeni ise; Volkancı tutumuyla dikkat çeken Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin öldürülmesi olmuştur. Hasan Fehmi azledilmiş kaymakamlardan Şakir Bey ile Galata Köprüsü’nden geçerken, sırtında bir subay pelerini bulunduğu iddia edilen biri tarafından tabancayla öldürüldü. Serbesti gazetesi İttihatçılara karşı keskin muhalefetiyle tanınmış bir gazete olduğu için başyazarının öldürülmesi büyük tepkilere yol açtı. Kamuoyu, cinayetin siyasi olduğu ve sorumlusunun da İttihat ve Terakki Cemiyeti olduğu kanısına vardı. Ertesi günü Babıali ve Meclis önünde gösteriler yapıldı. 8 Nisan 1909 günlü Serbesti “Vatan bu hainlerin pençe-i istibdadından kurtarılmalıdır.” Diyerek sanki İttihat ve Terakki’ye savaş ilan ediyordu. Serbesti aynı zamanda, Rumların Türkler tarafından birçok yerde katliama uğradığına yönelik yalan haberler ile halkı kışkırtmaya çalışıyordu. Bu haberlerin yalan olduğu daha sonra ortaya çıktı. Diğer yandan Volkan gazetesi ve İttihad-i Muhammedi Cemiyeti de hem ordudaki askerleri hem de halkı İttihatçılara karşı kışkırtmaya devam ediyordu.

İsyanın Başlangıcı

Kamil Paşa hükümetinin devrilmesinde İttihat ve Terakki’nin askeri baskısını ve Hasan Fehmi’nin öldürülmesinde İttihatçıların silahını gören İngiliz yanlıları, isyanı başlatmak için gerekli talimatı vermişlerdi. Zaten Hasan Fehmi’nin öldürülmesinden dolayı oluşan ortam, isyan için elverişliydi. Ahrar Fırkası’na göre daha önce subayların baskısına boyun eğen meclis, bu sefer er ve er başların baskısına boyun eğecekti. Bu isyanın en arkasında da, isyana maddi ve manevi destek sağlayan İngiltere bulunuyordu. Hesaplarına göre kaybetmeleri imkânsızdı.

İlk ayaklananlar Hamdi Çavuş komutasında ki Taşkışla’daki 4. Avcı Taburu oldu. Gece yarısı ayaklanan tabur önce subaylarını tutukladı, sonra Ayasofya’da Mebusan önünde toplandı. Hilmi Paşa, ayaklanmayı elindeki üstün kuvvetlerle bastırmak yerine ikna yoluyla bastırmaya çalıştı. Bu sırada ayaklanma kışla kışla yayılmaya başladı. Askerin genel istekleri şunlardı; Şeriatın uygulanması, ayaklanmadan ötürü bir sorumluluk yüklenmemesi, hükümetin istifası ve bazı komutanların değişmesi, başta Ahmet Rıza olmak üzere İttihatçıların istifası ve uzaklaştırılması, Sadarete Kamil Paşa’nın, Harbiye’ye Nazım Paşa’nın, Meclis Başkanlığına İsmail Kemal’in getirilmesi. Asker bu istekleri belirtmek için meclise gittiğinde, karşısında kimseyi bulamadı. Çünkü mebuslar korkmuştu ve planladıkları işi bitirmeye dahi cesaret edememekteydi. İsyan beklediklerinden daha büyük bir şiddet içermekteydi. Bu durum karşısında askerler, otorite boşluğunun farkına vardı ve Yıldız Sarayı’nın yolunu tuttu. Meydan, Abdülhamit’e kalmıştı. Muhalefetin ayaklandırdığı askeri, muhalefetin can düşmanı Abdülhamit kazanmıştı. Aynı gün akşamına kadar neredeyse bütün askeri birlikler gelip Abdülhamit’e bağlılıklarını dile getirdi. Abdülhamit de onları Yıldız’ın balkonundan selamladı. 31 Martçı askerler 2 gün içerisinde 20’yi aşkın mektepli subayı öldürdü ve onlarcasını yaraladı. Ayrıca bir mebusu ve Adliye Nazırı Nazım Paşa’yı meclis önünde öldürdü.

Sonuç olarak Abdülhamit Kamil Paşa’yı değilse de ona yakın isimlerden Ahmet Tevfik Paşa’yı Sadrazam, Gazi Ethem Paşa’yı da Harbiye Nazırı yaptı. Fakat İsmail Kemal’in çabaları sayesinde Harbiye Nazırlığına Nazım Paşa getirildi. İttihat ve Terakki önderleri ve mektepli subaylar ya gizlendiler ya da İstanbul dışına kaçtılar. İstanbul’da İttihat ve Terakki’nin etkisi neredeyse silinmişti.

Harekât Ordusu İstanbul’u Ele Geçiriyor

Ayaklanma üzerine daha ilk günden Selanik’teki 3. Ordu Komutanlığı ve Mahmut Şevket Paşa’nın aldıkları kesin tavır yakıcı bir öneme sahiptir. Bu tavır doğrultusunda Harekât Ordusu’nun kurulması ve hemen yola çıkması kararlaştırılmıştır. Ordunun başına Mahmut Şevket Paşa geçmiştir. Mahmut Şevket Paşa’nın Kurmay Başkanı Enver Paşa’ydı. Harekât Ordusunda görev alan genç subayların bir çoğu Kurtuluş Savaşı’nda önemli roller oynayacaktı. Örneğin, Hüseyin Hüsnü Paşa’nın Kurmay Başkanı Mustafa Kemal, Şevket Turgut Paşa’nın Kurmay Başkanı ise Kazım Karabekir idi.

İkinci gün ise Selanik’te bütün milletlerin katıldığı büyük bir miting düzenlenmiştir. Meclise, hükümete ve saraya protesto telgrafları yağmaya başlamıştır. Mebusan Meclisi ise olayın 3. gününde ancak toplanabilmişti ve yeni duruma ayak uydurma yanlısı olmuştu. Günler geçtikçe Ayastefanos’ta Harekât Ordusu birlikleri çoğalıyor ve toplanıyordu. İsyancılar ile Harekât Ordusu arasında çatışma çıkmasını engellemek, iki tarafı da ateşkese ikna etmek için mebuslar Ayastefanos’a gidip Harekât Ordusu kurmayları ile konuşuyordu. Ancak buraya gelen mebuslar gördükleri kararlı ve devrimci tutumdan etkilenip burada kalıyorlardı. Burada kalan mebuslar, diğer mebuslara da Ayastefanos’a gelmeleri noktasında çağrıda bulundu. Bunun üzerine neredeyse bütün mebuslar Ayastefanos’ta toplanmaya başladı. 20 Nisan’da mecliste yeter sayı sağlanamadığı için meclis açılamadı. Artık meclis Ayastefanos’ta toplanıyordu. Ancak bu toplantılar farklı bir isimle yapılıyordu. 23 Nisan 1909 tarihinde Kanun-i Esasi’de yeri olmayan “Meclis-i Umumi-i Milli“ adında bir kurul oluşturdular. Bu kurul 24 Nisan günü Harekât Ordusu’nun İstanbul’a girmesini kararlaştırdı. Bu olay bazı yönleriyle Ankara’da 23 Nisan 1920’de Mebusan Meclisi’nden TBMM’nin oluşturulmasına benzemektedir. Cumhuriyet Devriminin kurmaylarının da Harekât Ordusu içerisinde olmasından dolayı, TBMM’nin kuruluşunun fikri öncelliği, Meclis-i Umumi-i Milli’nin kuruluşu olması muhtemeldir. İttihatçılarda bu pratiğin ilhamını Fransız İhtilalinden almaktaydı. Fransız İhtilalinin ilk adımı 3 meclisli Etats Generaux denilen Fransız parlementosunun, krala rağmen Ulusal Meclis adı altında birleşik bir meclis oluşturmasıdır.

 

24 Nisan 1909 günü İstanbul, Harekât Ordusu tarafından teslim alındı. Başta Babıâli ve Beyoğlu bölgesinde ki kışlalar olmak üzere, kanlı ama kısa süren direnişler dışında fazla bir direniş olmadı. 27 Nisan’da Meclis-i Umumi-i Milli son toplantısını İstanbul’da yaptı. İsyanı kışkırtanlar cezalandırıldı. Derviş Vahdeti ise idam edildi. Derviş Vahdeti’nin, Harekât Ordusu’nun İstanbul’u işgalinden sonra, kaçmak için çaldığı iki kapı da ilginçtir. Biri hemşerisi Kamil Paşa’nın oğlu Sait Paşa, diğeri ise İttihad-i Muhammedi üyesi Şehzade Vahdettin. Böylece Vahdettin’in daha o zamandan İngilizcilerle kader birliği ettiğini de anlıyoruz. Şeyhülislamın verdiği fetvaya dayanarak ve meclisinde oy birliğiyle Abdülhamit tahttan indirildi. Yerine Veliaht Mehmet Reşat tahta, V. Mehmet adıyla geçti. Ordunun meclisten bir isteği olmuştu, Abdülhamit’in İstanbul’da kalması sakıncalı olacağından Selanik’te ikamet ettirilmesi uygun görülüyordu. Meclis bu isteği de oy birliği ile kabul etmiştir.

Sonuç

Bu olaylar sonucunda, II. Meşrutiyet ile başlayan “Hürriyet” dönemi, uluslararası alanda lekelenmişti. Adana’da gerçekleşen 31 Mart olayları, Avrupa kamuoyuna, Müslüman-Ermeni çatışması olarak yansımıştır. Ayrıca olaylar sebebiyle, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ağırlığı da sarsılmıştı. Ordu içerisindeki yüksek rütbeli mekteplilerin Cemiyet’e karşı saygınlığını yitirmesi, İttihatçıların nüfuz kaybına yol açmıştır. Bu Cemiyet için oldukça önemliydi. Çünkü, Cemiyet’in çekirdek kadrosu, ordu içerisindeki düşük rütbeli subaylardan oluşmaktaydı. Cemiyet bu durumdan dolayı, sonraki dönemde, ordu içindeki reflekslerini ve mekanizmalarını harekete geçirmekte zorlanacaktır. 31 Mart olayı aynı zamanda, II. Meşrutiyet’in İttihatçılar açısından zorlu geçeceğinin ifadesiydi. Bir denetleme iktidarı ile bu zorluğun üstesinden gelinemeyeceği anlaşılmıştı. Bundan dolayı ittihatçılar artık iktidarı tam anlamıyla almaya yönelik planlar yapmaya başlamıştır.

İnciraltı Tarih Cemiyeti Üyesi

Emre KARAVAİZOĞLU

KAYNAKÇALAR

 

  1. Sina Akşin, İttihat ve Terakki ve Jön Türkler, İmge Kitabevi, Ankara,2014
  2. Doğan Avcıoğlu, 31 Mart’ta Yabancı Parmağı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2013
  3. Çağdaş Türkiye 4 (1908-1980), Cem Yayınları, İstanbul, 2002